Bölüm 1
Gece yarısı İstanbul sokakları, aşırı aydınlatılmış reklam panolarının neon yansımalarıyla derin bir uyku bangır bangır kemiren kentin kalbine karşı sessiz bir meydan savaşı veriyordu. Rüzgar, boğazdan esiyor, cam balkonlardan savrulan gazeteleri kaldırıp uçuruyor, geceye karışan gaz lambalarının titrek ışığında bir şehrin hikayesi yazılıyordu.
Elif Demir, küçük ve nemli dairesinin penceresinden dışarı bakarken içindeki o hırçın fırtınayı kontrol etmeye çalıştı. Masanın üzerinde önünde duran sararmış evrak yığınları arasında çok da uğraşmasına gerek yoktu; büyük harflerle yazılmış “TOPLAM BORÇ” kısmının hemen yanındaki rakam, geceyi daha karanlık bir gölgeye sokuyordu.
“Ödenmez… Bu kadar para… Nasıl…?” diye mırıldandı kendi kendine, sesi titrek ama gözleri keskindiydi. Dudaklarının arasında aniden beliren o kırılgan umut kırıntısı, güneşin ilk ışıkları gibi nadiren görünüyordu.
“Annem ne haldedir şimdi?” diye düşündü. Karanlığın sessizliğinde, aile evinin küçük odasından gelen hafif soluk sesi hayal etti. Annesinin halsiz, kırılgan nefesi; babasının endişeyle karışık, ayakta direnmeye çalışan sırtındaki yükü… Hepsi bir ağırlık, bir köstek gibi birikti omuzlarında.
Saatlerdir oturduğu masada, parmakları bükülmüş, canından bir parça gibi tüketilmiş faturalar, haciz uyarıları ve kredilerle yüzleşiyordu. Kafasında tek bir çığlık yankılanıyordu beyninde: "Çaresizlik!"
Tam o anda, telefonun acı bir titremeyle masayı yankılattı. Elif savrulmuş gibi irkildi, kalbi boğazına fırladı. Ekranda “Kerem Arkun” yazısı yanıp sönüyordu. Kerem Arkun... Ailesinin tüm borcunun altında ezildiği şirketin sahibi, İstanbul’un en zengin ve aynı zamanda en gizemli ismiydi.
Ekranı açarken ciddi, neredeyse soğuk bir ses duydu:
“Biliyor musun Elif, bu borçlar seni aileden koparacak kadar derin. Kaybedecek zamanımız yok. Bana gel, bir çözüm bulacağız.”
Elif kaşlarını çattı. “Nasıl bir çözüm bu, Kerem? Daha önce sana değil mi kulak verdim? Borcu ödememizin imkanı yok.” Sesindeki yorgunluk bir asırdı sanki.
Kerem’in yanıtı kimliksiz buz gibi bir cümledi: “Duyduğum kadarıyla, başka bir yol var. Sözleşmeli evlilik.”
“Ne?!” diye bağırdı Elif. “Bana teklif mi ediyorsun?! Özür dilerim, bu yok benim dünyamda.”
Kerem’in nefesi, hatta cümleleri bile ekranda bir buz kütlesi gibi soğuk kaldı. “Bu bir teklif değil, Elif. Bu bir zorunluluk. Şirketin ve ailenin geleceği benim kararımda.”
Telefon kapandığında Elif’in elleri titriyordu. Dünya aniden daralmış, nefessizleşmişti. Sade bir sözleşme… Bir imza… Hayatının tüm renklerinin siyaha dönmesiyle eş anlamlıydı.
Birkaç adım attı, arkasında kalan küçük evin duvarları üzerinde yansımalar yaratıyordu ay ışığı. ‘Ailem için’ diye düşündü, yutkundu, gözlerinin içine hapsolmuş korkuyu itti.
Kendini çaresiz bir pencerenin önünde buldu. İstanbul gecesi, o anda Elif için bir labirent, bir tuzak olmuştu. Kerem’in bu soğuk teklifi kabul etmekten başka bir şansı yoktu.
İçinden kehribar gibi parlayan bir kararlılıkla, telefonu tekrar açtı.
“Tamam, Kerem.”
Cevabını vermesiyle, sesi titredi ama gözlerindeki gölge sert ve keskinleşmişti. Sözleşmenin gölgesinde başlayacak yeni hayatının ilk adımı atılmıştı.
O kapı, arkasında ne fırtınaları sakladığını biliyor muydu? Ya da Elif, kendi kalbine açtığı o kapıyı?
Kapıda ağır bir tıklama sesi duyuldu. Elif dönmek için tereddüt etti; adımların ta kendisi, bilinmeze doğru atılan bir bıçağın keskinliği gibiydi.
Ve kapı yavaşça aralandı...