Noveliqa EmblemNoveliqa✦
Keşfet
Sıralamalar
Kütüphane
Giriş Yap
NoveliqaNoveliqa

Roman ve web çizgi romanlarını istediğin zaman oku — romantizm, intikam, fantastik ve daha fazlası.

Hızlı Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Keşfet
  • Ödüller
  • Blog

Kaynaklar

  • SSS
  • İletişim
  • Hesabım

Gündemde kal

Yeni bölümler ve özel teklifler e-posta kutunda.

© 2026 Noveliqa. Tüm hakları saklıdır.

Gizlilik PolitikasıKullanım ŞartlarıÇerez Politikası

Büyük hikâyeler, bölüm bölüm.

NoveliqaKüllerinden Doğan İntikam / Küllerinden Doğan :0%
Giriş Yap

Bölüm 1

Küllerinden Doğan

Burası ışıkla nefes alan bir şehir: cam cepheler yağmur damlalarıyla ritim tutuyor, Boğaz kıyısındaki ofislerin üst katları gecenin soğuk mavisine kısılıp kalmıştı. Moda haftasının üçüncü gecesi, kulislerin sıcaklığıyla İstanbul'un nemi birbirine karışıyor; ipek, tutkal kokusu, terlemiş kumaşların metalik arası.

Aylin’in elindeki makas titriyordu, titremeyecek gibi yapan ellerini keskinleştiren bir şey vardı—öfkesi değil, hesap. Omuzlarına zar zor sığan siyah ceketin kumaşı, sahnenin beyaz ışıkları altında mat bir parıltı veriyordu. O gece, herkes onu izliyor sanıyordu; aslında odanın dört bir yanında onun adını anacak yüzler, onu çiğneyip harcayacak eller vardı.

“Hazır mısın?” dikiş makinesinin arkasından Ferda’nın sesi vardı. Ferda’nın gürültülü nefesi, her zamankinden daha hızlıydı.

Aylin başını çevirdi. Ferda gözlerine baktı; o bakışta hep birlikte yazdıkları gecelerin, kırılan ipliklerin, gecenin üçünde yapılan prova kahvelerinin izi vardı. “Hazırım,” dedi Aylin. Sesi ince ama keskinti. Hazır değildi, ama hazır numarası gerekiyordu.

Perde aralığından sahnedeki ışığın dilimi yüzüne vurdu. Model kıyafetlerini sırtından çıkarıp ipten alırken kulaklarındaki uğultu büyüdü; salon doluydu, orada olması gereken ve olmayan herkes vardı. Baran Demir de oradaydı. Boğaz’ın keskin havasından gelmiş gibi duran adam, on yıldır şehrin yükselişini yöneten bir monarşi gibi oturuyordu. O koltukta duruşu suçluydu, suçunu saklayan bir portre.

Aylin, koleksiyonunu duyuracağı anı bekliyordu—aslında beklemekten çok, belki de bir yıldır planladığı o kelimeleri söylemek için nefesini tutuyordu. İntikamın planları dikkat isterdi; gösteriş, zamanlama ve bir damla cesaret.

Sahneye ilk model adım attı. Işık, kumaşın hareketiyle birlikte bir şiir gibi kesildi. Seyirciler arasında bir fısıltı dolaştı, sonra bir başka; telefon ekranları parladı, bir uçak penceresinden bakar gibi herkes aynı olayı izliyordu. Aylin her modelin arkasında beklerken kendini bir kanava gibi hayal etti—her dikişiyle bir iz bırakan.

Aşağıdan bir ses yükseldi—bir mikrofon konuşuyordu, ama konuşan konuşmana benzemiyordu. Sahnenin arkasındaki dev ekrana aniden kırık bir görüntü düştü: Aylin’in atölyesinden çekilmiş, bozulmuş, hızlı kesilmiş bir video. Eller bir masanın üzerindeki defteri karıştırıyordu, bir-iki saniyede bir parça kumaş alınıp başkasına yerleştiriliyordu. Videonun altındaki yazı kırmızıydı, sanki kendi kanını yazıyordu: “TASARIM HIRSIZI YAKALANDI—AYLIN ASLAN, DEMİR GRUBU’NA AİT ÖRNEKLERİ ÇALDI.”

Salon bir an için nefesini tuttu, sonra homurdanmaya başladı. Telefonlar yukarı doğru kaldırıldı, görüntü bir dalga gibi yayıldı. Aylin’in kalbi bir taş gibi ağırlaştı; yüzünde bir gülümseme olsa da keskin bir buz gibi çatladı.

O an anladı ki bir şeyler ters gitmişti—kurgulanmıştı, ellerinin çalıştığı atölye farklı bir yerden çekilmişti ama sahte kamera açıları gerçek gibiydi. Editler, ses efektleri, birinin oraya yerleştirdiği habercik; hepsi çok hesaplıydı. Baran’ın tok sesi kulaklarında çınladı, ama o an salonda kendini bir hayalet gibi hissediyordu—görünür ama görünmez, suçlayan herkesin hakim bakışlarının altındaydı.

Sahneye bir muhabir koştu, elinde bir mikrofon. “Aylin Aslan, bu iddiaları nasıl açıklıyorsunuz?” dedi. Sesi kabadayının bir köpeği gibi havalıydı.

Aylin cevap vermeye çalıştı. Dilinin ucunda yıllardır sakladığı kelimeler vardı—her biri bir avuç isyan, bir bütün geçmiş, bir hesap. “Bu sahte. Bunlar montaj—” dedi. Sesinin ardında bir titreme belirdi.

Mikrofon elinden kaydı. Işıklar bir anda söndü, kırmızı alarm çakar gibi. Sahne arkasındaki panik nedeniyle kablo birinin ayağına dolandı ve mikrofon yere düştü. Her şey art arda, ritimsiz, kötü bir filme dönüşüyordu.

Aralarında bir hırlama, fısıltıyla karışık bir kahkaha duyuldu. Baran’ın yanındaki bir adam, elinde kadehle, tok bir kahkaha attı. “Demek yıllarını bu yalanlara harcadın,” dedi Baran. Sesi uzak, serin ve sahte bir merhamet taşıyordu. “Güzel denen işler bazen kirli olur, Aylin Hanım.”

Aylin, kendini tutamayıp sahneye adım attı. Her adımıyla içindeki siniri dizginlemeye çalıştı. Salondaki ışık tekrar geldiğinde, yüzü beyaz bir maskeydi. “Siz bunu kurguladınız,” dedi. “Böyle sahte karelerle, böyle sahtekârlıkla beni bitiremezsiniz.”

Mikrofon bir fon müziği gibi sustu; kameralar etrafa dalga dalga yayıldı. Bir alkış koptu—caydırıcı, alaycı bir alkış. Aylin’in solukları düzensizleştikçe kulaklarında sadece o alkışın paslı sesi kaldı.

Kulis kapısına doğru yürürken biri ona çarpıp geçti. Elindeki içecek sıçradı, kumaş ıslandı. “Daha fazla yapma, Ece,” dedi bir ses. Ece—yeni adı, yeni kimliği. Aylin’in içine bıçak gibi saplandı o ad. “Ece” ismi bir hayal gibi asılı kaldı.

Birden kapı arkasından birkaç güvenlik görevlisi süzüldü. “Sakin olun hanımefendi,” dedi birisi, ama sesi sakinlik getirmiyordu. Sanki her kelime bir düğmeyle patlatılıyordu; her hareketi planlanmış bir tiyatronun parçası gibiydi.

Oradan kaçmak istiyordu. Kulisin dar koridorlarından başını öne eğip yürüdü; perdeler kumaşın rüzgârıyla savruldu. Dışarıda yağmur başlamıştı, ön avludaki ışıklar sırılsıklamdı. O geceyi hatırlayacak insan sayısı, yıllar boyunca hatırlanacak bir utanç hikâyesine dönüşmüştü bile.

Bir taksiye bindi, sürücü kim olduğunu sormadan kapıyı kapattı. Aracın camına vuran yağmur, içindeki şehir ışıklarını böldü. Aylin telefonunu açtı; ekran milyonlarca bildirimle çınlıyordu. Mesajlar, hakaretler, "görüşler", eski dostlarının sessizliği... Hepsi bir komplo gibi sıralanmıştı.

Taksiden inip evine döndüğünde apartmanın girişinde iki polis arabası duruyordu. Komşular konu komşusu gibi birbirine bakıyordu. Aylin iyi görünmeye çalıştı. “Her şey yalan,” diye fısıldadı kendi kendine.

O gece kimse onu görmedi. Kapıyı kilitledi. Arkasını duvara yasladı; duvarın soğuğu kemiklerine indi. Gözleri saatine takılıp kaldı; zamanın tıkırtısı, kulağında bir saygısız namaz gibiydi. Planları vardı—her şeyi açığa çıkaracak belgeler, şahitler, yüzleşmeler. Ama o gece, belgeler bir masanın içinde kaybolmuş, şahitler çekinmişti. Kader, bir dizi iyi programlanmış hamleyle onu yalnızlaştırmıştı.

Sabah oldu mu olmadı mı belli değildi. Aylin bir uyanışa değil, uykusuzluğa gömüldü. Pencereden Boğaz’ı izledi; gemilerin varlığı ona başladığı işin genişliğini hatırlattı. Her dalga bir sırrı taşıyordu. O dalgalar arasında bir şey vardı; bir isim. Baran Demir.

O günü kimse beklemedi. Akşamüstü bir haber kanalı, ayakkabı kutusu kadar ince kadrajlı bir özel haber hazırladı. O haber Aylin’in yokluğunu, sonra yok oluşun hızıyla birleştirdi; "ortadan kayboldu," dediler. Sonra "cenaze bulundu" cümlesi çıktı bir başka haber akışında; cenaze fotoğrafları, siyah çekimler, siyah kravatlar.

Aylin’in mezarı küçük bir tepe üzerinde, bir mezarlığın yeni kazılmış toprağını andırıyordu. İnsanlar siyahlar giymişti ama yüzlerin arkasındaki gerçek duygular başka bir hikâye anlatıyordu—keder miydi, yoksa rahatlama mı? Kimse söylemiyordu.

Mezarın başında Ferda diz çökmüştü. Gözleri şişmiş, dudakları morarmıştı. Avuçlarındaki mendil, sanki dikişe hemşerilikle bağlanmış bir umut gibi sıkılıyordu.

Bir papaz konuşurken, Aylin’in babası taş gibi donmuştu; yaşını unutmuştu sanki. O, bir zamanlar kızının hayellerini dinlerken ağzı kıvrılan adam, şimdi sadece bir çukura bakıyordu.

Günler geçmişti. Gazetelerin köşelerinde, sosyal medyanın kirli forumlarında cenaze fotoğrafları açılmış; teoriler, hakaretler döküldü. "Kadroda eksik bir isim vardı" dedi bir internet programı. "Baran’ın el atölyesi iş başında" diye haykırdı başka bir köşe yazarı. Şehir tartışmaktan yorulmadı; çünkü skandallar, şehir için yeni bir enerji kaynağıydı.

Mezarın başına gelenlerin sayısı azaldı. Siyahlar dağılırken, hatıralar çürümedi, sadece daha sessiz bir yerde toplandı. O sabah, mezarlığın bekçisinin saatine göre sessiz saatlerdi—rüzgâr hafif, gökyüzü soluk mavi.

Bekçi, mezarın başında eğildi. Yeni dikilmiş toprağı düzeltirken durdu; bir parmak izi gibi izler vardı hâlâ üzerinde. Elini cebine attı, anahtarın soğuk metalini hissetti. Sonra gözü bir şeye takıldı—taze bir çiçek. Yaprakları kadife gibi koyu kırmızı, köşelerinde siyahla buluşan bir lale değil, yabani ama özenle seçilmiş bir şeydi.

Çiçeğin sapı çevresine sarılı ince bir kurdeleyle bağlanmıştı; üzerinde siyah mürekkeple yazılmış iki kelime vardı. Bekçi, gözlüğünü çıkarıp kurdeleyi katladı. Harfler okunaksız değildi; ama rüzgâr bir oyun oynuyordu. Kurdele hafifçe kıpırdadı, siyah bir toz misali toprağa düştü.

Bekçinin elleri titredi. Kurdeledeki mürekkep, birinin yazarken elini salladığı izleri taşıyordu. Kim gelmişti? Kim bırakmıştı o çiçeği—öfkeyle mi, saygıyla mı, yoksa bir itiraftan sonra mı?

Gözleri mezarın başındaki isme takıldı: Aylin Aslan. Harfler soluyor, ama hâlâ oradaydı.

Bekçi, çiçeğe uzandı. Parmağının ucu nazikçe çiçeğin kan kırmızısı taç yapraklarına değdi. Soğuktu. Yapraklar hafifçe eğildi; sanki bir nefes aldı. Bekçi kapalı bir kapıyı dinledi—mezarlık suskunluğun kıyısındaydı.

Ve sonra, mezarın üzerine konmuş kurdeledeki yazının son harfi rüzgârla bulanıp gitti, ama soru yerinde durdu: Kim bırakmıştı o çiçeği?

Mezarın ötesinde, Boğaz’da bir vapur korna sesi duyuldu. Şehrin yaşamı sürüyor, ışıkları sönmüyor; ama bir kadın, bir ismin külleri üstünde bir çiçek bıraktığı gibi, bir sır da bırakılmıştı arkada. Kimse onun yüzünü görmemişti, kimse adını duymamıştı; sadece o çiçek vardı—kırmızı, ciddi, davetkâr.

Bekçi elini cebine attı, bir sigara çıkardı. Ama içmedi. Parmağının arasındaki dumanı Aylin’in mezarına doğru tutmak ister gibi, bir an durdu. Küllerinden doğan bir şey varsa, ona önce çiçeği bırakan kişi hükmediyordu.

Gökyüzü aniden karardı; bulutlar hızla üst üste geldi. Birine ait bir el, bir sözcük, bir sır—kimse bilmiyordu. Tek bilinmeyen, o kırmızı çiçeğin ardındaki yüzdü. Bekçi, başını önüne eğdi ve sessizce yürüdü. Arkasında mezar, bir isim ve o kurdele kaldı.

Karanlık iniyordu. Ve şehir, kendi karanlığıyla bir kez daha nefes aldı.