Chapter 9
*
Kalp atışlarım hâlâ kulaklarımda uğulduyordu. Boğazımdan aşağı inen o donuk, keskin korku tuzaktan yeni kurtulmuş biri gibi karın boşluğuma saplanmıştı. Yanımda sarsılan yardımcım Eylül, dizlerinin üstüne çökmüş, titreyen ellerini yüzüne götürüyordu. Gözlerindeki korku, benimkinden bile daha derindi—ama daha da acı veren, çaresizliği.
“Sakin ol, Eylül. İçeride hala bir ipucu var, bulacağız.” Sesime gücümü toplamaya çalışırken, çığlık gibi duyulacak kadar ince çıkmıştı. Ama başka seçeneğim yoktu. Oyun bizi bütünüyle sarıyordu; kafesin içine sıkışmış hayvanlar gibiydik.
Adımlarımı sokağa doğru attım. İstanbul’un o soğuk, sisli gecesi etrafı iyice kaplıyordu. Sokak lambalarının titrek ışıkları altındaki gölgeler, düşmanın sessiz nefesini taşır gibiydi. Eylül’ü omuzlarımdan tuttum, onu ayağa kaldırdım. Henüz nefesini toparlamaya çalışırken hızlıca yürümeye başladık.
Ege’nin mekanına bir adım daha yaklaşmıştık. Uzun zamandır bu kadar yakınımda olmamıştı. Sokağın birkaç adım ilerisindeki eski depo binası, paslanmış metal kapıları ve kırık camlarıyla sessizce işleten karanlığın ta kendisiydi. Burası, Zihin Labirenti’nin kalbinin attığı yer olabilirdi—ya da en azından o labirentin kapısını aralayan anahtar.
Kapıya geldiğimizde nefesimi tuttuğumu fark ettim. Büyük ve eski menteşelerin üstünde inceden çürümüş pas katmanları vardı. Elimi kapının soğuk ve nemli yüzeyine götürdüm. Arkamda Eylül titrek bir “Hazır mısın?” sesini mırıldandı.
“Her zaman hazırdım,” dedim asık bir ifadeyle. Kapıyı yavaşça ittirdim. Gıcırtısıyla birlikte, içeriye yayılan keskin rutubet kokusu burun deliklerime doldu. Sessizlik o kadar yoğundu ki, insanın kendi kan damarlarında akan kanı duyabilirdi. Her adımı yumuşacık bir nakış gibi sessizce attım zemine doğru.
İçeride karanlık, ağır hava, sanki yıllardır üzerine sinmiş bir sır yumağı gibiydi. Eylül, elinde titreyen küçük bir el feneriyle etrafa baktı. Gözlerimizin adapte olması birkaç saniyeyi aldı. Tozlu raflar, eski, unutulmuş dosyalar, kitaplar... Hepsi bir zamanlar burada yaşanmış binlerce hikayenin sessiz tanıklarıydı.
Birden, küçük bir masanın altından hafifçe parlayan metal bir şey gözüme ilişti. Diz çöküp uzandım, elimi oraya doğru uzattım. Aşağıya doğru esneyen toz damlaları havada dans edip yere çarparken; metalin soğuğu parmaklarımın ucunda soğuk muzır bir nefes bıraktı. Küçük, yuvarlak bir kutuydu bu: Paslanmış mıknatısları sıkı sıkı tutan eski bir kutu.
Kutuyu açtığımda içinden, çocukluğuma ait küçük, eflatun renkli bir oyuncak çıktı. İnanamadım. O oyuncak, yıllarca unutulduğunu sandığım; annemin bana hediye ettiği soyut küçük bir figürdü. Avuçlarımda hafifçe titredi, tüylerim diken diken oldu.
Eylül fısıltıyla sordu: “Bu... nasıl mümkün olabilir? Bu oyuncak senin çocukluğundan...”
Daha fazla düşünmeye fırsat kalmadan, zeminden gelen hafif bir tıkırtı, ikimizde donup kalmamıza neden oldu. Gözlerimi kapının üst tarafındaki küçük gözetleme deliğine çevirdim. Orada, belirsiz bir silüet belirdi. Gözlerimiz buluştu. Bir gülümseme çaktı; ama o gülümseme buz gibi bir bıçak gibi cildimin altına işledi.
Ege.
Ve tüm labirent, bir kez daha yeniden şekilleniyordu.
*
Kapkaranlık depodan çıkarken, içimdeki o ağır yük büyüyordu. O oyuncak sadece çocukluğumun masumiyetinin bir simgesi değildi artık; Ege’nin oyununda benim kaybettiğim parçaları yavaş yavaş ortaya seren bir işaretti. Neyi kaybetmiştim? Ve bu kayıp, bu karanlık şehrin gölgesinde nasıl yankılanıyordu?
Eylül’ün sesi titriyordu: “Deniz, burası sadece bir başlangıç olabilir. Ege senden çok daha fazlasını biliyor. Bilmediğimiz kaç ipucu saklı olabilir bu depoda?”
“Bulacağız. Zira cevaplar yanıt arayanlardan önce gelmez.” diye yanıtladım tek kelimeyle.
Fakat o an, depoda bulduğumuz çocukluğumdan kalma oyuncak, çok daha büyük bir kapı aralamıştı—hem geçmişime hem de Ege’ye dair.
Gözlerim aralıktı, dünyanın şehri müşkül bir labirente dönüştüğü bu gece, karanlıkta kaybolmak üzereydi. Ve bundan sonrası, beni yıkımın eşiğine sürükleyecek büyük sırların başlangıcıydı.
*
Bir sonraki adımda neler olacaktı?
Kapının ardındaki gölge, beni ve geçmişimi hangi karanlık sarmallara sürükleyecekti?
Ve en önemlisi... O oyuncak oradaydı, ama onun anlamı neydi? Neden Ege, benim geçmişimden tutunamamı sağlayacak bu parıltıyı gizlemişti?
*
Hafif esen rüzgâr, eski depodan çıkarak İstanbul sokaklarına yayıldı.
Ve ben, şehrin soğuk gölgesi altında, kaybolmaya daha da yakındım.