Chapter 7
Deniz, cinayet mahallinden çıktıktan sonra adımlarını sıklaştırdı. Mahallenin dar sokaklarındaki sis, geceyi daha da içine çekmişti. Soğuk hava, ciğerlerine dolarken, parmak izlerinin üzerindeki tozun ince taneleri hala ellerinde duruyor gibiydi. Kalbindeki çarpıntı, soğukla birlikte adeta donmuş, ama aynı zamanda da daha yoğun bir gerilime dönüşmüştü. Derin bir nefes aldı ama boğazındaki düğüm yerinden kıpırdamadı.
Parmak izleri… Sadece bedeninin değil, geçmişinin de kapısını aralamıştı. O izlerin anlamı neydi? Ve en önemlisi, nasıl olmuştu da bunca zamandır kendi zihnindeki bu karanlık noktanın farkında olamamıştı?
Adımlarını sessizleştirip, cebindeki telefonunu çıkardı. Ekrandaki mesajlar, normalden farklı bir yoğunlukta gidip geliyordu. Yardımcısı Burak’ın telefonundaki hareketlilik bunu doğrulamaya yetiyordu. Deniz’in içine saplanan şüphe, küçük bir kıvılcımla alevlendi.
Burak’la ilişkileri hep profesyonel ve mesafeliydi. Ama şimdi, aklında başka ihtimaller dönmeye başlamıştı.
Deniz, ara sokaklardan uzaklaşıp, yıllardır çalıştığı terkedilmiş kafenin önüne geldi. Burası hem eskiden buluşma noktası olmuş, hem kendini dünya dışına attığı anlarda bulduğu tek sığınaktı. İçeriye adım attığında, soğuk ve nemli havanın içinde küçük bir ışık huzmesi beliriyordu. Masanın üstünde bir kağıt parçası, dikkatini çekti. Üzerinde ince, titrek çizgilerle yazılmış birkaç kelime vardı, hemen hemen okunacak kadar:
“Sana güveniyorum, ama dikkat etmelisin. Bu oyun sandığından daha derin.”
Kalbi bir kez daha sıkıştı. Bu kağıt, Burak’ın elinden düşmüş olamazdı; Burak, bu tür uyarıları doğrudan konuşurdu. Peki ya bu kimden geliyordu? Deniz çevresine bakındı. Gölgelerin arasında küçük bir siluet belirdi, hafifçe geri çekildi.
Adımlarını hızlandırdı, ama karanlıkta her adımı yankılanıyordu. “Burak?” diye seslendi. Cevap yok. Sadece rüzgarın eski camların arasında çıkardığı hırıltılar vardı. Kendini terk edilmiş bir labirentin ortasında, bulutların arasında asılı kalmış gibi hissediyordu.
O an telefonunda bir bildirim geldi. Deniz açtığında, Burak’tan gizli bir mesaj gördü: “Bu gece 23:00’da Karaköy’de - eski iskele. Ege ile görüşeceğim.”
Kalp atışları yükseldi, başı döndü. Ege. İsmi, zihin labirentinin en karanlık gölgelerinden biriydi. Düşmanın kendisi. Burak onunla ne görüşmek istiyordu? İhanet mi, yoksa başka bir oyun mu?
Deniz, hemen yerinden fırladı. Ayakkabılarını hızlıca giyip, kapıyı araladı. Sis, kapı aralığından içeri sokak lambalarının ışığını süzerek doluyor, ortamı daha da gizemli kılıyordu.
Kara sokağın sessizliğinde adımlarını aceleyle Karaköy’e çevirdi. Kalp atışları kulaklarında patlayan bir bomba gibi çarpıyordu. Burak’ın her hareketi, her kelimesi terazide çok ağırdı şimdi. Kendisine oynanan bir oyun muydu? Yoksa Burak’ı hatırladığı her şey bir yanılsamaydı?
Karaköy’e girdiğinde iskelenin yanında ışıklar sönük, insanlar azalmıştı. Deniz, köşenin arkasında birini bekler gibi durdu. Gözleri karanlıkta parlayan siluete kilitlendi.
Burak… Evet, Yardımcısı Burak’tu o. Ama yanında bekleyen kişi ise beklenmedik şekilde tek bir kelimeyle hayatını değiştirebilirdi: Ege Yılmaz.
Deniz’in nefesi kesildi. Kalbinde buz gibi bir el sıkıca sıkıyordu. Zaman donmuştu. Burak ve Ege, birbirine yaklaşırken, suskun gizem gittikçe ağırlaşıyordu. Deniz’in zihnindeki labirentte yeni bir kapı aralanmıştı. Öyle ki, arkasındaki sır perdeleri artık hiç kapanmayacaktı.
“Burak… Ne yapıyorsun?” diye fısıldadı Deniz, kendi sesi bile yabancıydı.
Ama cevap orada, karanlığın içinde değildi.
Ve tam o anda, arka sokaktan gelen ayak sesleri hafifçe hızlandı.
Deniz, kalbinin ritmini dinlemeye başladı. Bir oyun çoktan başlamıştı bile. ---
# Bölüm Sonu # Deniz’in gözleri karanlığın içinde buluşmanın merkezini ararken, zihin labirentindeki en tehlikeli ölümcül dönüş beklenmedik bir şekilde karşısına çıkıyordu...