Chapter 3
Kapının ardında beliren o siluet, denizin ruhunda fırtınalar uyandırmıştı. Karanlık, sıcaklığıyla salgılanan ürperti şimdi derinlere, kemiklere işliyordu. Hışırtılı bir nefes gibiydi, sanki odanın havasını geçtiği her santimetre, Deniz’in ciğerlerine diken batırıyordu.
Bir an için kapı yavaşça kapanırken, iç sessizlik bir buz gibi çöküverdi. Deniz, ıslak ve soğuk terlerin alnından süzüldüğünü hissederken, parmakları titreyerek kapının üstünde asılı kalmıştı. Kendi sesini duymak isteyen yutkunurdu: “Kendimi... buna hazırlamalıyım.”
Ama aslında içindeki fırtına, anlık bir nefes bile almaya izin vermiyordu. Karanlıkla yüzleşmek, yutkunup nefes almayı unutmak gibiydi.
*
Salonun lambası, her zamanki gibi solgun sarı ışık saçarken, Deniz o gece ilk defa uzun süre sandalyede oturabildi. Gözleri, masanın üzerinde duran eski bir fotoğrafa takıldı.
Fotoğrafı ele alışı yumuşaktı; parmak uçları zamanın acımasızlığında yıpranmış kenarlarını okşuyordu.
Beyaz-siyah karede, iki küçük çocuk... Gülüşleri o kadar canlı ve tarifsizdi ki, sanki zamandan kopup gelen bir yankıydı bu.
Bir anın içine hapsolmuş eski mutluluk.
Fakat Deniz’in zihni, fotoğrafın üzerine karanlık bir sis çeker gibi, içinde tarifsiz bir gerginlik yayılıyordu. Çünkü fotoğrafın önünde duran diğer çocuk, zihninde yıllardır itip kaktığı gölgelerden biriydi.
Gözlerini kıstı, arasında donuk bir kıvılcım çaktı. Çocukluk arkadaşı… unutmaya çalıştığı, hatta göremediği biri... Ege Yılmaz.
*
Deniz’in odasında, camın ardından dışarıya vuran İstanbul’un puslu ışıkları bulanık bir arka plan oluşturuyordu.
Ege… O ismin ağırlığı hiç bu kadar keskin ve yakıcı olmamıştı.
Elleri tekrar titredikçe fotoğraf düşme tehlikesiyle sarsıldı. Ama bırakmadı.
“Neden şimdi…” diye mırıldandı, sesi çıtır çıtır kırık bir dal sesi gibiydi.
Gözleri, fotoğraftaki Ege’nin yüzüne yapıştı. O gözlerde eski bir sadakat ve masumiyet vardı. Ama Deniz, onun ardına gizlenmiş gizli bir şeylerin farkındaydı.
Birkaç saniye geçti. İstanbul’un gece trafiğinden gelen motor uğultusu, evin içine sıkışmış soluk bir melodi gibi dolup taştı. Deniz, başını iki eli arasına aldı.
Zihninin derinliklerinde kıvrılmış bir labirentin içinde gidip geliyordu. Ege sadece bir isim, değil. Bir hatıra, değil.
Başlangıçtı.
*
O günün sabahı, Deniz eski dosyalarını karıştırmaya başladı.
Masasına yaydığı gazeteler, polisin olay tutanakları ve annesinden kalan eski günlüklerin sayfaları arasında bir bilinmezlik hapsetti kendini. Her belge birer kilit, her satır karanlık bir kapının anahtarıydı.
Ancak odada garip bir soğukluk vardı; sanki birisi izliyor, gülümsüyor ama görünmeyen parmaklarla kaotik bir oyun kuruyordu.
Çalar saatin nahoş bir şekilde yankılanan tiktak sesi, Deniz’in yüksek tansiyonunu bastırmak istercesine kulaklarında çınladı.
“Ege... seni nasıl bu kadar detaylı unuttum?” dedi kendi kendine ve ardından gülümseten hüzünle: “Ya da unutturulmak mı istedim?”
Tam bu cümleyi kurarken cep telefonu titreşti.
Ekranda beliren bilinmeyen numara, kalbini saniyelik acı ve merakla sıktı.
Parmakları telefonun yüzeyinde aniden dondu. Ekrandaki isim donuk ve sonsuztu:
Ege Yılmaz
---
Deniz derin bir nefes aldı, avuç içlerini masaya bastı. Nefesi bir kez daha kısılıp, vücudu vızıldamaya başladığında, zihninin içinde o eski çocukluk anılarından taşan fısıltılar duyuldu.
Gizemli, çekici, ölümcül… Ve her şeyin başını çeken.
Telefonun çalmasıyla beraber herkesin unuttuğu ama asla geçmişte kalmamış gerçeğin kapısı aralanıyordu.
Şimdi karar verme zamanıydı: Bu oyunu kimin oynayacağını seçmek.
Ama Deniz, o an henüz bilmiyordu ki…
Ege, sadece geçmişinden gelen siluetlerden biri değil, tamamen yeni bir karanlığın ta kendisiydi.
Oyun başlamıştı.
Ve Deniz bir kez daha, kendi zihin labirentinde kaybolmaya doğru adım adım ilerliyordu.
---
Cep telefonunun ekrandaki ismi, ışıldarken Deniz’in elleri telefonun üstünde terlemeye devam ediyordu.
Derin bir suskunluk, odadaki bütün sesleri yuttu.
Ve o an, kapı sertçe çalındı.
Birisi…
Ya suç ortağı, ya da en büyük düşman.
Deniz “Kim?” diye fısıldadı.
Ama cevap gelmedi.
Sadece o, sisli İstanbul sokaklarının soğuk gölgeleri ve Ege’nin unutamadığı yüzü vardı.
Ve şimdi, bu yüzün gerçek anlamı ortaya çıkmak üzereydi.
Klipper…
*
# Bölüm sonu. # Ege’nin çocukluk hatırası kapının ardında, Deniz’in unuttuğu karanlık odaya geri dönerken, asıl oyun henüz başlamamıştı bile...