Chapter 2
Kapının aralanmasıyla birlikte karanlık odaya yayılan ince ışık huzmesi, Deniz’in gözlerini kamaştırdı. Göğsünde bir yumru sıkıştı, elleri istemsizce titremeye başladı. Soğuk, nemli hava burun deliklerine dolarken, sesi hâlâ kulaklarında uğulduyordu—kendine yeni bir yol çizmek zorundaydı ve bu yol, acı verici karanlıkta atılan adımlarla doluydu.
Gözlerini ovuştururken, masanın üstündeki küçük zarfı fark etti. Beyaz ve sadeydi, üzerindeki kırmızı mum mürekkebinden damlayan lekelerle kutsanmış gibiydi. Adeta, karşısındaki kişinin kendisiyle oyun oynamaya davet ettiği işaretler vardı.
Parmak uçlarıyla titreyerek zarfın ağzını araladı. İçinden çıkan ince, sararmış bir kağıt parçası, Deniz’in kalbini bir kez daha sıktı.
“İlk ipucu: ‘Karanlık geçmişin anahtarı, kayıp isimde saklı.’”
Deniz’in gözleri hızla satırlara kaydı. Yine tekrarlayan o grisiz belirsizlik, o bulanık, donuk hatıralar içinde gizlice kıvranan, ismini hatırlamak istediği biri vardı. Sanki zihninin kıyısında bulanık bir silüet gibi—hep oradaydı ama erişilemezdi.
“Kaybedilenin adı… Ama kim?” diye fısıldadı kendi kendine.
Bir çatırtı duydu dışarıdan, İstanbul’un puslu gecesinin soğuğu camın kenarına sızdı. Hızla etrafını taradı; odaya ait tek mobilya, üzerinde o mektubun durduğu ahşap masaydı. Diğer tüm ayrıntılar gölgeler içinde eriyordu.
Masaya yaklaşıp hafifçe eğildi, parmakları kağıdın kıvrımlarını izliyordu. Selam edin, dedi, benim için bir mesaj var.
Ama bu mesaj basit bir bulmacadan çok daha fazlasını vaat ediyordu.
İçinde garip bir his vardı; beyninin derinliklerinde davetsiz bir ziyaretçi dolaşıyordu—bir yabancı.
Deniz kaşlarını çatarken, zarfın içine iliştirilmiş ikinci bir kağıt parçası dikkatini çekti. Koyu mürekkep, sert hatlarla yazılmıştı:
“Beni bulamazsın. Ama ben seni izliyorum.”
Nefesi donar gibi oldu, soğuk ter alnından süzüldü.
Bu... kader oyunu, oyunu değil, adeta bir savaş meydanıydı.
“Ege Yılmaz...” diye mırıldandı sonra.
İşte o anda kalbi hızla çarptı. O ismin sızıcısı, yüzeyin altındaki paslı bir kılıç gibi "tutuklu" olarak yazılmış o isimdeydi.
Eski bir uğursuz hatıra, keskin bir acı gibi zihninde yankılandı.
Deniz geriye birkaç adım çekildi, nefesi boğuluyordu. Karanlıkta rüzgarın uğultusu kulaklarında şiddetlenirken, ekranındaki flaman aydınlatma, çevresini yutuyordu. Oysa soğuk gerçek daha da vahimdi; oyun içinde bir rakip vardı artık.
Ve bu rakip, geçmişinin en karanlık köşelerine dair bütün kilitleri elinde tutuyordu.
Deniz’in gözleri bir an için taştan kesilmiş gibi dondu. Ruhunun derinliklerinde duran korkular, bir gece denizinde yankılandı; her dalga onu biraz daha derine çekiyordu.
Kendini tamamen çaresiz hissettiği o an, telefonunun bildirimi titreşti.
Ekranında sadece bir kelime vardı:
"Başla."
O anda gecenin sessizliğinde, hatta kendi zihninde, bir varlığın nefesi duyuldu.
Ve Deniz anladı: Bu oyun, daha yeni başlıyordu.
---
İçinde yankılanan bir soruyla durdu:
Bu tutuklu—ona neden böyle yakın? Deniz’in geçmişindeki karanlık sırlar nasıl açığa çıkacaktı? Ege Yılmaz, sadece bir isim olmadığını kanıtlamak üzere, karanlıkta onu bekliyordu.
---
Bir sonraki hamle, büyük bir dönüm noktasıydı.
Deniz, içine resmen düşen o kodu çözmeden önce, kapının hafifçe çarpılmasıyla irkildi.
Kalbinden aşağı kaynar bir nehir gibi sıcaklık yayıldı.
Kimdi?
Ve daha da önemlisi… neden şimdi gelmişti?
Kapı aralandı, yüzü karanlıkla buluşan hayalet bir gölge belirdi.
Deniz’in dudakları titredi:
“Bu oyunda... piyon değil, oyuncu olmak zorundayım.”
---
Ve oyun fiilen başlamıştı.