NoveliqaZihin Labirenti: Çözülmeyen Oyun / Zihin Labirentinin Derinlikleri :0%
Log in

Chapter 17

Zihin Labirentinin Derinlikleri

Kapı, ardında tok bir gürültüyle kapanırken Deniz’in göğsünde yankılanan bir patlama gibiydi; ardından gelen sessizlik, boğazında düğümlenen bir boşluk bıraktı. İncecik bir nefes çekti, ıslak yüzüne takılan saç tellerine düşünce, onları hemen uzaklaştırmaya çalıştığında parmak ucu titredi. Labirent, sanki nefes alıyordu; bademciklerine yapışan nemli havada yosun kokuları, çürümüş tahtaların ağırlığıyla beraber yükseliyordu.

Her yönü kapalı görünüyor, ancak kalbinin içinde bir fısıltı vardı — bu kapanış yeni bir açılım olmalıydı. Zihnindeki pırıltılı karanlık, birbiri ardına çekilen perdeler gibi geriliyor ve daralıyordu; sanki o an, gerçeklik dediği o sert zemin yavaşça eriyordu.

Bir adım attı, ayak tabanlarında donuk bir acı uyanırken, duvarlardan sarkıtılan ışıklar birden kaydı. Gözlerinde dans eden gölgeler, yabancı bir şeherin ara sokaklarını anımsatıyordu; rutubetli ve keskin. Ankara’nın o ilkbahar akşamını hatırladı aniden—ikili konuşmalar, ardında bıraktığı sırlar, yarım kalmış kelimeler.

"Burada değilim," dedi düşük sesle, neredeyse kendi ruhuna isyan eden bir fısıltıydı bu.

Ama işte, yer çekimi birden kaldırıldı. Yerde serili taşlar bir anda tane tane açıldı, üstlerine gizemli yazıtlar sıçrayarak görünür oldu; kelimeler beynini saran girift bir ağ gibi birleşip kopuyordu.

“Deniz… Deniz…” Sesten çoğu şey anlaşılmazdı. Yalnızca iki hece vardı: yumuşak, akıp giden bir çağrı. O sesi biliyordu, tanıyordu. Ama nereden?

İçindeki huzur, birdenbire yerini kıyametvari bir ürpertiye bıraktı. Beyninde hışırdayan bir haberci yılan gibi eğiliyor, her siniri tüy gibi diken diken yapıyordu.

Birden, labirentin soğuk duvarları yumuşamaya başladı. Dokundu parmaklarıyla soğuğun yerini sıcaklık aldı; elleri gözle görülür biçimde kaymaya yüz tutmuş, adeta sıvı halini alıyordu. Kalbindeki hızlanan ritim, korkuyla harmanlanmış çaresiz bir çığlık yükseltti.

“Burada ne yapıyorum? Burası neresi?” diye bağırdı kendi kendine, ama cevaptan önce yankılar onu sarmaladı.

Ve kapı… Orada bir kapı vardı. Yarım açılmıştı; aralık bıraktığı o kısımdan içeriye adımını attığında, düzensiz bir koridor başladı. Koridorun sonunda bir ışık değil, karınca yuvası gibi binlerce aynadan ibaret tedirgin edici bir duvar duruyordu. Her aynada farklı bir Deniz yansıması vardı: Bazısı genç, bazısı yaşlı, bazısı korkmuş, bazısı gülümseyen, fakat hepsi gözlerine bakıyordu.

Deniz, iki saniye durdu. O gözlerde çözülmemiş bir soru, bastırılmış bir suç vardı. Kendinden çok uzaktaydı, ona yabancı.

Birden, aynalardan biri çatladı — şiddetli bir patlama sesi gibi kulakları zar zor kaldırebildi. Parmaklarını aynaya bastırınca, katmerli bir hışırtı duydu; duvarlar, ayaklarının altından bilinçsizce geri çekiliyordu.

“Ege…” diye fısıldadı, kelime benimserken boğazında bir yumru... “Neredesin?”

Ama orası sessizdi. Sadece rüzgarın hırıltısı vardı; ama o rüzgar, yavaşça eliyle tuttuğu aynaya doğru esiyordu, ona doğru çekiyordu.

Adımlarındaki kararsızlık büyürdü. Her ilerleyişinde, kendisi gibi görünen yansılar boğuk ve parçalı gülüşler yayıyor, fısıltılar bırakıyorlardı:

“Seni çözeceğim… Seni parçalayacağım…”

Sesi çok netti ama kaynak görünmüyordu.

Sanki labirent zihninde onu kıskıvrak yakalamak için uzanıyordu. Nefesinin buharı küflü hava içinde göz kırpıyor; kalp atışı kulaklarında toprağın altında yankılanan metafizik çığlıklar gibiydi.

Ayağının altındaki o taşlar, bir anda yerle bir oldu. Deniz, dengesini kaybetti ve soğuk zemine düşerken, mantığı adeta bir yanılgıya sürüklendi. Üstüne düşen karanlık, gözbebeklerine dolarken, çığlık üstünde bir sessizlik ilan oldu.

"Gerçek… Hangi gerçek, Deniz?" diye sordu içinden bir ses; o sesin tonu buz kesiyordu.

Zaman büküldü. Dakikalar mı, saatler mi geçti, cevapsız kaldı. Gördüğü manzara, şimdi efsanenin ta kendisiydi: gerçek ile hayal arasındaki ince çizgi bulanık, netlik maskelenmişti artık.

Kendi aynasında kendini arıyordu, ama ne kadar baktıysa kendini kaybetmişti. Yüzüne dokundu, elim buz külü gibi titriyordu.

Birdenbire ışık söndü. Tam karanlıkta, bir kelime takıldı diline, ama o kelime belirdi bile:

"Kayboldun, Deniz."

Ve anladı.

Nefesleri kesilen, kalp atışları içinden fırtına koparan Deniz, dünyaya ait olmadığını, gerçeklikten kopmaya başladığını... fakat bunu durdurmayı bir türlü başaramadığını.

Gerçek ile hayal arasındaki sınır, artık ellerinin ulaşamayacağı kadar uzaklaştı.

Ve tam o anda, zihninin derinliğinden yükselen bir başka fısıltı duydu:

— “Artık buradasın. Bu oyun senin kaçışın değil, sonun...”

Kapının keskin sesiyle kesildi zihin karanlığı.

Deniz ayağa kalktı, gözlerini kırpıp karanlığa alışmaya çalışırken, tek bir tedirgin edici gerçek zihnini delip geçiyordu:

Ben kimim? Ve ne zaman bu yolda kayboldum?

Sisler içinde yitip giden şehirden kalan yalnızlık... kurtaracakmış gibi görünen ellerin aslında gizli bıçaklar taşıdığı o sonsuz labirent...

Deniz, ardındaki tek gerçeklik olmadan, yalnızca bir adım daha attı.

Ve karanlık, onu içine çekti.

---

[Bir sonraki sayfada…]

Kapı arkasından gelen ağır tıklamalar, karanlıkta yankılanmaya başladı.

Her biri, yitirilmiş bir yüreğin ritmi gibi...

Deniz’in gerçek ve hayal arasında kaybolduğu anda, kapı bir kez daha aralandı…