Chapter 15
Polis arabasının kapısı kapandığında, metalin tok çarpması geceyi yırttı. Deniz’in aklında birdenbire gürleyen o sessizlik, boğucu bir boşluk gibi sardı onu. Etrafındaki İstanbul sokağımağızı, gri sisin içinde kaybolurken, taş duvarlar onun içindeki en korkunç zindana dönüşmüştü. Zihnindeki karanlık labirentin yeni bir kapısı aralanıyordu.
“Neden buradayım? Bu suçun gölgesi neden yapıştı üstüme?” diye düşündü Deniz, elleri kelepçenin soğuk parmaklarını sıkarak. Kalbi, sanki derin bir kuyuya atılan ağırlık gibi hızla çarpıyordu. Onun iç dünyasında, yıllardır bastırdığı korkular ve acılar, zincirlerini kırmışçasına canlanıyordu.
Polis memurunun arka koltukta sessizce oturması, Deniz’in zihnindeki fırtınayı dindirmeye yetmedi. Gökyüzü, ağır bulutlar altında inatçı bir karanlığa bürünmüş, sokağın sarı ışıkları adamın yorgun ve pişman bakışlarını yansıtıyordu.
"Sonra?" diye fısıldadı kendi kendine Deniz, bakışları kusursuz bir korkuyla ön camdan dışarı kayarken. O cümle, yirmi dört saat içinde kaç kez tekrarlanmıştı? Her seferinde damla damla zihninin derinliklerini oyup geçen kara bir finezaydı.
*
Hapishane kapıları ardında gürültüyle kapanırken, Deniz’in elleri, soğuk ve pürüzlü metal yatağın kenarına yapıştı. Küçük, nemli hücre temizliğiyle değil, bir nefret ve çaresizlik duvarı örüyordu etrafında. Duvara yaslandığında, bedenine yayılan o milisaniyelik boşluk, aldatıcı bir özgürlük anı gibi geldi.
Gözleri kapandı. Derin bir nefes aldı. İstanbul’un ağır kokuları, dumanı, yağmurun toprağı ıslatan sesi aniden yok olmuştu. Yerine hücredeki kurumuş çamaşırların ve pas kokusunun hakim olduğu boğuk bir hava gelmişti.
Bir zamanlar denizin dalgalarının kıyıya vurduğu anılar, şimdi salt birer hüzün ve kaçınılmaz bir vazgeçiş olarak duruyordu. Deniz, yıllardır kendinden kaçmaya çalıştığı o karanlık köşeye doğru bakmaya başladı.
Göz kapaklarının ardında detaylar şekillenmeye başladı: Annemin sessiz çığlıkları, babamın donuk bakışları, küçük kız kardeşimin solgun yüzü… Hepsi birer kare gibi dans ediyor, her biri acıyla doluydu.
“Bunlar benim gerçeklerim mi?” diye sordu, boğazı düğümlenirken. “Ya… ya eğer yanılıyorsam?”
*
Zihninin en derin hücresinde kasvetli bir geceydi. Deniz’in bilinçaltından kopup gelen fısıltılar, geceyi delip geçti.
“Hatırlamıyor musun? O gece ne oldu?”
Ses, hem yabancı hem acımasızdı. Deniz bedeninde titremeler hissetti. Hafızasının derinliklerinde, unutmaya çalıştığı bir anı kıpırdamaya başladı.
Kelimeler, düşüncelerin karanlığında bir labirentten çıkmaya çalışıyordu.
“Deniz... sen kaybolmadın mı o gece? Kendinden mi vazgeçtin? Ya da biri seni yok etti?”
Kendi sesine kulak veremedi. Derinlerde, kapkaranlık bir yerden bir şey çekilmek istercesine çağırıyordu onu. Hafızasından sildiği, hatta sildiğine inandığı bir nokta…
Gözlerini bir an için açtı. Hücrenin kısıtlı ışığında, kendi solgun yüzüyle karşılaştı. Kafası yavaşça sarsılırken, odanın köşesinde tozlu, eski bir kitap gibi duran bir anı defteri belirdi zihninde.
Kapandı gözleri tekrar. Defteri açmak, sayfaları çevirmek istemiyordu ama başka çare yoktu.
*
Hafızanın karanlık köşeleri kendiliğinden çözülemezdi. Deniz, istemediği gerçeklerle yüzleşmek zorundaydı. O anın, o gecenin, onun için her şeyi değiştiren anının zincirleri kırılmaya başlıyordu.
Fakat aynı zamanda hücre kapısının kilidi ağır ağır açıldı.
Arka planda ayak sesleri yankılandı. Bir gölge belirdi kapıda.
Deniz başını kaldırdı. Yutkunurken, gölge ona doğru yaklaşıyordu. Gözlerindeki soğuk parıltı, sadece düşman değil, eski bir efsanenin uyanışı gibiydi.
Ve tam o an, hafızasından silinen o anı, zihninin buzlu perdesinden dışarı fırladı.
Bir çığlık sessizliğe karıştı. Deniz, donuk gözlerle karşısındakine baktı.
“Bunu sen yaptın, değil mi?” dedi.
Ama cevap alamadı.
Kapı ağır ağır kapandı.
Ve hücre bir kez daha, Deniz’in en derin korkusunun sonsuz labirentine dönüştü.
---
Devam edecek...