Chapter 12
Soğuk gece rüzgarı, yıpranmış İstanbul taşlarının arasından sinsice süzülüyordu. Deniz, bedeninin üzerindeki titrek tüylerin farkındaydı ama ne üşüyordu ne de titriyordu. Boğazında düğümlenen o acı, soğuk havanın içini delen keskin bir bıçak gibiydi. Gözlerinden süzülen yaşlar, karanlık sokağın betonuna damladığında, her bir damla sanki zamanın içinde yankılandı; kaybolan bir anının hayaleti gibiydi.
Adımlarını sıklaştırdı. İlerideki eski, yıpranmış bina, yarım yamalak dış cephe ışıkları ve üzerindeki pisliklerle geceyi daha da kasvetli kılıyordu. Paslı kapı hafif aralıktı; kim bilir, belki de onu bekliyordu.
Kalbi göğsünde yavaşça, ama derinden çarpmaya başladı. Bir adımla kapı aralığından içeri girdi.
İçerisi, nemli ve ağır bir havasıyla sanki yılların karanlığını içine hapsetmiş gibiydi. Taş duvarlardan yankılanan ayak sesleri, tekdüze bir ritim tutturuyordu. Deniz, nefesini tutup karanlıkta el yordamıyla ilerlerken gözleri alışmaya başladı. Gözleri, içeriye sızan tek ışık kaynağını aradı. Koku, nemli toprak ve pas kokusuyla birlikte eski ahşabın küflenmiş burukluğunu taşıyordu.
Karanlıkta parmaklarını duvarda gezdirdi; dokunduğu yüzey pürüzlüydü, soğuktu ve üzerinde bir zamanlar hayatla dolu izler vardı. Hatırlıyor gibiydi ama korkuyordu. Zihninde kapanmakta olan kapılar, aralanmaya başlamıştı sanki.
Gözleri, bir köşede asılı duran solgun bir tabloya takıldı. Fısıldar gibi gelen sessizlikte, kalbinin atışları kulaklarında uğultulu bir şarkı gibiydi.
“Burada bir şeyler var,” diye mırıldandı kendi kendine, sesi kısık ama kararlıydı.
Duvardan uzaklaşıp ilerledi. Zemindeki kırık cam parçalarına bastığında hafifçe çıkardı ayağını. İçi içine sığmıyordu; bu eski suç mahallinde, geçmişin hayaletleriyle yüzleşmekten başka çare yoktu artık.
İlerledikçe eski, paslı metal bir dolap gördü. Kilidi kırılmıştı. Cevapsız sorular, kurumuş toza karışarak havada yavaşça dans ediyordu.
Dolabı açtığında, içinde bir yığın eski dosya, bazı fotoğraflar ve birkaç silinmiş mürekkep lekesiyle kaplanmış belgeler vardı. Deniz dizlerinin titrediğini fark etti. En üstte duran dosyayı aldı. Üzerinde, o geceden kalan tarih vardı.
“Başladım,” dedi, eli titrerken sayfaları karıştırdı.
Sayfalar açıldıkça, anılar gibi gözleri önüne serildi. Bir zamanlar gördüğü, ama anlamaya cesaret edemediği detaylar tek tek canlandı.
Derin bir nefes aldı ve fotoğraflara baktı. Eski, simsiyah beyaz kareler... İçinde gizemli bir adam vardı; Ege’ye çok benziyordu, ama biri değildi; eski bir fotoğraf belki de. Deniz’in gözleri, fotoğraftaki adamın gözlerine kilitlendi — o bildiği soğuk ve saplantılı bakış oradaydı.
Tam o anda, masasının kenarında küçük, kırmızı lekelerle işaretlenmiş bir kağıt parçası dikkatini çekti. Üzerinde elle yazılmış birkaç kelime vardı. Kalemiyle yazıldığı belli, ama aynı zamanda aceleciliğin ve korkunun damgasını taşıyordu.
Deniz yavaşça kağıdı aldı, elleri tekrar titredi. Yazı şöyleydi:
"Gerçek göründüğü gibi değildir. Sessiz kal, yoksa..."
Bir an için soluksuz kaldı. Bu tehditten daha fazlası vardı arkasında; gizli bir el, oyunu çoktan kurmuş ve sahneye koymuştu.
Tam o anda, dolabın dibinde kıvrılmış başka bir nesne fark etti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, eğilip onu eline aldı.
Kan lekeleriyle kirlenmiş bir fotoğraf kartıydı. Deniz’in gözleri büyüdü ama korkudan değil. Anlamaya çalışıyordu.
Fotoğrafın arkasındaki notu çevirdiğinde kalbini kazıyan kelimelerle karşılaştı:
"Bu, tamamen sahte. Ama eğer zamanında yakalarsan, oyun başlar."
Bir buz kesildi damarlarında. Bu, sadece geçmişin değil, aynı zamanda Ege’nin bütün planlarının kalbinde atıyordu. Deniz bilir gibi oldu: okanıt, sadece zan atılan bir suç değil, yeni bir tuzağın kapısını aralıyordu.
Tam o anda, kapının ardında hızlı, keskin bir adım sesi duydu. Karanlıktı her şey ama belli ki Deniz yalnız değildi.
Nefesini tutup arkasına döndü. Sisli gözlerinin içine yansıyan tek şey, karşısında beliren gölgenin hareketiydi.
Ve o an, hayatı boyunca unutmayacağı bir gerçekle yüzleşti.
Kapı aniden çarptı.
---
Devamı sonra...