NoveliqaZihin Labirenti: Çözülmeyen Oyun / Ege'nin Tuzakları :0%
Log in

Chapter 11

Ege'nin Tuzakları

Beynimin kıyısında, “Hazır mısın, Deniz?” cümlesi çınlamaya devam ederken, vücudumun her bir hücresi buzla kaplandı. O an zamana dair tüm referanslar karardı; sadece nefes alışımı duyabiliyordum: kesik kesik, boğuk, yaşamsal bir uğultu gibi... Göğsümün tam ortasında, kalbimin parmak ucuyla tutulduğu izlenimi...

“Hazır olmak mı? Hangi sır perdesi aralanacak şimdi?” diye fısıldadım kendi kendime. Ayaklarım yere sağlam basmıyordu. Sanki o an yaşadığım gerçeklik doğrudan göğüs kafesimde tepinen bir kuş gibi çırpınıyordu.

Gözlerimi açtım. Önümdeki küçük, loş odada, Ege’nin sinsi gülüşü vardı. Ancak bu gülüş başka bir şeydi; sadece yüzünün kıvrımında değildi o ifade... Sanki benim geçmişimde sakladığım karanlık bir gölgeyi dışarı çıkarma anının ta kendisiydi.

“Doğru...” dedi, sesi fısıltıdan ziyade bıçak gibi keskin. “Seninle en baştan başlamamız gerektiğini düşündüm. Herkesin dinlemesi açısından.”

Nefes alışımı dengelerken odadaki tek ışık kaynağına — o titrek büro lambasına — baktım. Işık, arka duvarda devasa bir gölgeye dönüyordu. Gölge, odayı daha da soğuk ve korkutucu yapıyordu.

Ege’nin gözleri parıldıyordu; eski ve derin bir sırrı açığa çıkarma arzusuyla yanıyordu.

“Bu şehirde herkes bir oyun oynar. Seninki, Deniz, en sinsi olanıydı,” dedi. “Bugün, bunu ifşa edeceğim. Senin geçmişin, herkesin önünde düşecek.”

Her kelimesi ölümcül bir bıçak gibiydi. Vücudum, içten içe eriyordu. Yine de onca çaresizliğin arasında, direncim kıvılcım gibi parladı.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum, ama sesim kalın ve yabancıydı.

“Bugüne kadar kovalamaya çalıştığın hayaletler, hatırlamak istediğin ‘unutulmaması gereken’ birkaç detay...” Gözlerinin içine daldım, umutsuzca kök salmaya çalışan sorularla. “Herkesin bildiği gibi, değil mi? O gece... o kaybolan şey... senin o gizli yüzün...”

...O an, küçük odanın kapısı dar bir gıcırtıyla açıldı. Dışarıdaki kalabalığın uğultusu içeriye sızdı. Bu arada, kapının aralığında bir figür belirdi.

Kafamı hafifçe döndürdüm. Seyirciler arasından, yüzü bana tanıdık gelen birini fark ettim: Gözlerimde yavaşça büyüyen bir daralma. O kişi, geçmişimin tozlu sayfalarından kopup gelen, beni yıllarca rüyalarımda utandıran ve en çok korkuttuğum isimdi.

“Neden buradasın?” diye fısıldadım, içimde yükselen titremeyle.

Ama cevap vermedi. Sadece dikkatlice, karanlık gözleriyle bana baktı.

Kalbim en son o an sustu.

*

Deniz, arkasındaki odanın duvarlarına yansıyan yüzlerin slo-motion dansını izliyordu. Kimi mutluluk maskesiyle, kimi hakikat acısıyla donanmış. Ege’nin sesi arka planda yankılanıyordu.

“Bak, herkesin bir hikayesi vardır. Ya seninkini anlatan kimse yoktur ya da o hikaye yüzyıllara kadar yankılanamamıştır. Ama bugün, benimle birlikte bu karanlığın perde arkasındaki gerçek gün ışığına çıkacak.”

Kalabalık nefesini tuttu. Deniz’in yutkunması duyuluyordu; an bir an çenesi titriyordu. Ama durmadı. Çünkü o, yıllardır kanıtlarını topladığı, karşılaştığı ihanetler ve zihin oyunlarının tek çözümüydü bu.

“Deniz, o gece...” Ege cümleye başladı, ardından ani bir sessizlik. O an herkes sahnedeki hava neme boğulduğunu hissetti. Pencereden sızan argın sis, dışarıdaki İstanbul’un karanlık sokaklarını bile içine çekmişti.

“Hatırlıyor musun? O gece bir şey oldu. Senin bildiğin, herkesin suskunluğuyla örtülen...”

Deniz, kendi içindeki karmakarışık labirentlerde dolanıyordu. Yüreğinin içinde, Ege’nin tuttuğu elinde bir bıçak olduğuna dair net bir his vardı. Her kelime ona işlenmişti, ama acıya rağmen çözülmekten kaçan bir yapının yok edici gücü gibiydi.

Kalabalığın gözleri ona kilitlendiğinde, Deniz’in de gözü o beklenmedik figüre kaydı. O kişi, yıllar önce ardında bıraktığı hayatının bir parçasıydı. Birisi -hatta belki de 'o kişi'- oradaydı ve her an patlayabilecek bir sırla doluydu.

O anda kapının ardındaki hayat, Deniz’in bildiğini sandığı tüm gerçekleri sorgulamaya başladı.

*

Ege’nin güler yüzü dalga dalga yayıldı. “Hazır mısın, Deniz? Şimdi bizi asıl zorlayacak an başlıyor...”

Sesindeki alaycı tını, odayı karanlık ve puslu bir girdaba soktu.

Deniz, nefesini kontrol ederken, parmak uçları titreyerek çantasından bir küçük cihaz çıkardı. Ancak bakışları o figürdeydi. O kimliğe. Ve hikayenin gerçekten çözüleceği o anı bekliyordu.

O an, içinizde bir soğuk esinti dolaştı. Çünkü herkes biliyordu: Bu oyun daha yeni başlıyordu.

Ve Deniz, şimdi ona bakan o kişiyle yüzleşmeye hazırlanıyordu.

*

Kapı tam o anda sertçe çarptı. O an odada yankılanan tek ses, Deniz’in kalbinin her vuruşuyla her nefesinde heyecanla karışan sessizlikti.

“Ege’nin Tuzakları”nın hemen ardından gelen bu sahnenin ortasında, gerçek ve yalanın ince çizgisi, bir kez daha o kalabalık odada titremeye başladı.

Kimin dost, kimin düşman olduğunu ayırt etmek artık imkânsızdı. Sadece gerçekler vardı… ve Deniz’in onları parçalayarak bulması gereken karanlık, ıssız bir labirent.

Ve o kişiye dair soru hâlâ oradaydı: Gerçekten kimdi o?

*

Bir sonraki kelimeyi söylemeden, Deniz’in gözlerinden süzülen ilk damla yaş geceye karıştı.

Perde, kopuşun, yüzleşmenin ve yeni bir keşfin eşiğindeydi...

(Süreç burada kesiliyor — Deniz, geçmişinin en derin yarasını şimdi seyircilerin içinde göz göze geldiği birisiyle, en açık kapıda... gerçeği çözmek zorunda.)