NoveliqaZihin Labirenti: Çözülmeyen Oyun / Zihnin Kırılma Anı :0%
Log in

Chapter 10

Zihnin Kırılma Anı

*

Hafif rüzgârın taşıdığı paslı kokular burnuma dolarken, eski deponun loş kapısından adımımı attım. Ayaklarım, ıslak ve bozuk taşlı zeminde yankılanan her adımda biraz daha titreşti. Gecenin soğuk nefesi, ceketimin içine sızıyor, omuzlarımı ağır bir yük gibi sarmalıyordu.

Gölgeler, sokak lambalarının titrek ışığında dans ediyor; her bir kıvrım, gerçek ile hayalin sınırında birer hayalet gibi süzülüyordu önümde.

Kendi nefesimi duydum—derin, düzensiz, neredeyse boğulacak kadar hızlı. İçimde parçalara ayrılan bir anın ağırlığı çökmüştü. Ege’nin o kelimeleri, zihnime kazınmış, hafızamın en karanlık köşelerinden yankılanıyordu:

“Anlamını gizlemek için — sen gördüğün en parlak yalanı.”

Belirsiz bir kıvılcım sarmıştı kalbimi; hem aydınlatan hem de kızdıran bir parıltı. Ama parıltının içi bomboştu—ve ben boşluğun derinliklerine düşüyordum.

“Kendime sıkı sarılmalıyım,” diye mırıldandım, ellerimi titrek nefesimi yüreğime bastırarak. Ama o an, zemindeki bir obje dikkatimi çekti. Solgun, siyah bir kutuydu. Tozlu ve neredeyse eskiyen.

Kutunun üstünde, kırık abaküs taneleri gibi küçük metal işaretler vardı. Parmak uçlarımla yumuşakça dokundum. Birdenbire soğuk, şehri sarmalayan sis gibi beynime yayıldı—soğuk ve keskin.

“Bu… benim izim olmalı,” dedi içimde bir ses.

Sokak hareketler azalmış, hüküm süren sessizlik nabzımın hızına cevap veriyordu. “Rakamlar, izler ve hatalar... Hepsi bir yerde bağlanacak,” diye fısıldadım kendi kendime.

Ama tam o anda, etrafımdaki dünya yavaşça dalgalanmaya başladı. Kırık lambalar daha garip titremeye, sokakların şekli ise yavaş yavaş erimeye başladı. Beton duvarlar eğilip bükülüyor, uzayan gölgeler uzayarak beni yutmak ister gibi önüme doğru uzanıyordu.

"Değil, değil... gerçek mi bu?" diye sarsıldım.

Nefesim tekrar kesilecek gibi oldu. Gölgeler arasında, sudan yansımalar kadar belirsiz bir yüz parladı. Kendi yansıma değil, başka, tanıyamadığım bir yüz.

Kalbim akşamsı bir davulun ritmi gibi hızlı atmaktaydı. Ellerim istemsizce cebime gitti, ama hiçbir şey bulamadım; sadece boşluk.

O an, önümde dikilen siluet, bir yabancıydı. Ten renginden, gülümsemesinin keskinliğine, gözlerindeki karanlığa kadar her şeyin soğuk bir sessizliği vardı.

Yabancı yavaşça konuştu, sesi hem çelikten sert hem de ipeksi:

“Deniz Kara... burada ne arıyorsun?”

Kelime tıkanıp kaldı boğazımda. Gözlerim korku ve merak arasında gidip gelirken, dudaklarımın arasından ancak bir fısıltı çıkabildi:

“Sen... sen kimsin?”

Yabancı bir adım attı, kararlı ve soğuk. Siyah ceketi, gece gibi içinde sakladığı tüm sırları taşıyordu.

"Senin zihninin sonsuz karanlığını keşfetmeye gelen... Ve Ege’nin bilmediği bir sırrı taşıyan."

Sokakların sesi azalırken, dünyanın sınırları daha da bulanıklaştı. Gözlerimin önünde, gerçek ve hayal aynı karanlığın içine çekiliyor, solgun ışıklarla parçalanıyordu.

Önümdeki yabancı, bir gölge değil; karanlığın ta kendisiydi.

Kalbim, yüreğimin derinliklerinde bilinmez bir hızla atarken, tek bir düşünce belirdi:

“Bu anda zihnim kırılacak ve her şey değişecek.”

*

Ve o an, kapı — birdenbire çarptı.

Birisi dışarıda. Ama ben, aramızdaki çizgiyi çoktan yitirmiştim.

Zihnimdeki yabancı gözlerime kilitlendi. Benimle yüzyüzeydik.

“Hazır mısın, Deniz?”

*

(Süreç burada kesiliyor — Zihnin sınırında, gerçek ve kurmaca arasındaki son perde açılmak üzere...)