NoveliqaZamana Kilitlenen Dedektif / Gizli Anlaşmalar :0%
Log in

Chapter 16

Gizli Anlaşmalar

Kapıdaki tıkırtı yankılanırken, Eray’ın avuçlarındaki küçük cihazın titremesi ister istemez vücuduna korkuyla karışık bir elektrik şoku gibi yayıldı. Neo-İstanbul’un donuk neon ışıkları bile o anın gerilimini dengeleyemez, sokağın dar sokaklarındaki nemli soğuk içeriye sızarken zamanın çelik kafesinde daha sıkı bir kuleye dönüştüğünü hissettiriyordu.

Eray başını hafifçe öne eğdi. Nefesi havada asılı kalmıştı, boğazında sıkışan bir yumru gibi. Kapı zili, ısrarlı ve sert bir davetiye gibiydi. Tam o anda arka planda otomatik panellerden yayılan dijital bir uğultu, şehir ışıklarının solgun ve tuhaf titreşimlere dönüşmesine neden oldu.

“İçeri gir," dedi derin ve yavaş bir ses. Kapının ardında, düşman mı, yoksa beklenmedik bir müttefik mi olduğunu kestiremediği biri vardı. Sese ağır bir soğukluk sinmişti; bu, düşüncelerini yağlayan bir yağmur gibi beynine yayıldı.

Eray kapıyı sessizce araladı. İçeriye sessiz adımlarla yanaşan bu kişi, yumruklarını sertçe, masanın üzerine dayadı. Yüzünü neon ışıklarına bakan gözlerinden tanıdı. Konsept’in ajanlarından biri. O andan sonra, zamanın içinde kilitlenen bu şehrin en gizli koridorlarından birinde, yeni bir pazarlığın tenteresi kurulmaya başlıyordu.

---

Yüksek tavanlı, donuk metal yüzeylerle çevrili oda, içinde yansıyan ışık dalgalarıyla sanki nefes alan bir kovan gibiydi. Masanın üzerinde duran boş bir kahve bardağının kenarındaki buhar hâlâ havada asılıydı; ancak buz gibi havanın etkisine rağmen, ortamda ölümcül bir gerginlik vardı.

“Açık olalım, dedektif,” diye başladı adam, sesi ne alaycı ne de dostçaydı. “Zaman döngüsünü kıramayacağını biliyoruz. Hepimiz bu oyunun içindeyiz. Peki, ya sana bir teklif sunsak?”

Eray gözlerini kırpmadan bakıyordu. Titrek elleriyle cihazı masaya bırakıp, karşısındakinin niyetini ölçmeye çalıştı.

“Teklif ne?” diye sordu. Sesi, durgun suda yansıyan yıldızlar kadar soğuk ve netti.

“Bu sonsuz döngüyü kırmak belki de bizim kontrolümüzde,” dedi adam. “Dışı, öyle karmaşık ki seni oyuna dahil ettik. Ama unutma, biz olmadan hiçbir çıkış kapısı yok.”

Eray’ın alnında damlayan ter, mikroakıntılar halinde yere süzülüyordu. Kalbi, ritmik bir çentik gibi sıkışıyordu. “Sizin kontrolünüzde olan bir hapishanede hapsolmayı asla kabul etmem.”

Ajan hafifçe gülümsedi; gülücüğü, bir mezarın kapağını açan soğukluk kadar derindi. “O zaman, kaçınılmaz bir sonun olduğunu da kabul etmen gerekiyor. Sonsuzluk kadar uzun, ölmekten farksız.”

---

Sessizlik, yerle bir edilmiş bir duvar gibi odada yankılanırken, başka bir kapı arkasında hafifçe açıldı. O anı fark eden Eray, yüzünde beliren tereddütün derinliğini gizleyemedi.

“Sen de mi?” diye fısıldadı kendi kendine.

“Evet,” dedi aniden arka kapıdan beliren yüksek topuk sesi. İnce ve keskin, sanki bir bıçak gibi insanın içinde dönüyordu. Yaratılan sessizliği paramparça eden bir hanımefendi yavaşça içeriye girdi. Parlak siyah ceketi, kasvetli odanın içinde küçük bir çığlık gibiydi.

“Pazarlık masasında herkes sadık mı?” diye sordu, gözlerini adeta silaha çevirircesine masadaki üç adamın üstünde dolaştırarak.

Eray arkasına yaslandı, bileklerini ovuştururken kalbindeki buz tabakasının ağırlaşmasını hissediyordu. O an anlamıştı ki, bu odada asıl tehlike, dıştan görünenlerden çok daha yakındı.

“Gizli anlaşmaların satranç tahtasında,” dedi kadın, taşları yerinden oynar gibi, “en öldürücü hamle, beklenmeyeni satranç oyuncusuna karşı kullanmaktır.”

Tam orasına odaklandığı anda, ortam sanki birden dondu. Kapıdan yeni bir adım sesi yükseldi. O an gözüne takılan bir isim; eski tanıdık, yıllardır unutmak istediği biri. Gözlerinin hemen yanındaki yara izi bile onu hemen tanıttı.

Eray’ın ciğerlerine soğuk bir hava doldu; boğazından çıkan nefes, kısılıp kaldı. Ağzından bir kelime dökülemedi, elleri istemsizce titredi.

Perde arkasında, hiç beklemediği bir hain, sessiz adımlarla pazar sabahının umutları gibi sinsice ortaya çıkıyordu.

---

Dışarıdaki neon ışıkları, pencereden süzülüp zidane rüzgarlarla odanın her köşesine yayıldı. O an, zamanın zincirleri arasında sıkışmış Eray, yerinden kalktı.

“Beni neden buraya getirdin?” diye sordu, gözleri içinde isyan ve merak arasında gidip geliyordu.

“Hain, her zaman dışarıda aranmaz,” dedi kadın. “Bazen, en derin yaraları, yanında taşıdığın biri açar. Ve en kötüsü, kendini korurken fark edemediğindir.”

Eray’ın beyninde her şey karışıp, kalbi nakış nakış işlenmiş bir sır gibi çırpınırken, odanın sessizliği bir fırtına öncesi kaosun habercisiydi.

---

Oda tekrar karanlığa gömülmeye başladı.

Eray’ın gözleri kısık; düşünecek, hesap yapacak, ama en önemlisi, güveneceği yeni bir müttefik ya da en açık düşmanı seçmek zorundaydı.

Kapı bir kez daha tıkırdayınca, Eray’ın aklından geçen tek şey belliydi:

“Zaman, artık iyice sıkıştı. Ve herkesin yüzü, bir maske gibi.”

---

Sadece tam o anda, beklenmedik hainin ismi fısıldandı:

“Eray...”

---

Ve sesler, fısıltılar arasında yankılanmaya başladı.