Chapter 14
---
Neon ışıklarının keskin mavi ve kırmızı titremesi, sokak lambalarının solgun sarısıyla karışıyor, Neo-İstanbul’un soğuk beton yüzeylerine saplanıyordu. Adımlarım, betonun üzerinde yankılanırken, her bir vuruş daha ağır, daha ağırlıklı geliyordu. Göğsümden çekilen bir nefes, boğazımda düğüm düğüm oluyor, kalbim sanki ritmini unutuvermişçesine düzensiz çarpıyordu.
Bir anlığına durdum. Elleri cebimde avuç içlerim terlemişti. Puslu gözlerimi kaldırdım, kentin uzak ufkundaki gökdelenlerin soğuk camlarına yansıyan yüzüm keskin bir kırılma yaşamış gibiydi: Aynı, ama farklı. Tıpkı ben gibi.
İşte o an, zamanın kıskacında hayat denen o sonsuz döngünün bedenimde nasıl çatlaklar açtığını ilk defa gerçek anlamda hissettim.
Yurda girdiğimde, kapının çelimsiz metalinin soğukluğu avuçlarımı buz gibi sardı. İçerideki karanlık, bana doğru açılan bir ağız gibiydi; içine düşme tehdidini hissediyordum.
Savunmasız olmaktan korkmuyordum ama karşımdaki kendi içimdeki savaşın cehenneminden kaçamıyordum.
“Eray...” Nefesim boğuldu, kendi adımdan gelen yankı.
O an, belirsizlik ve korku arasında ince bir çizgide yürüyordum. Karanlık yanım, yıllardır bastırdığım bir volkan gibi yavaş yavaş kabarıyor, kıpırdanıyor, daha da büyüyordu.
Aniden titreşimle irkildim. Cebimdeki eski saatim, belki de artık anlamını yitirmiş o cihaz, titreşimle hayatla ölümün arasındaki o bulanık yerde parmaklarımı sarsıyordu.
Bir mesaj.
Ekran karanlıktan parlıyor:
“Seni izliyorum.”
Gözlerim genişledi. Hiçbir zaman görmediğim bir yüz, zihnimin karanlık köşelerinden çekilip çıkmıştı sanki. O karanlık yanımın ilk taşı, ilk habercisi…
Bedenimde donuk bir ateş gibi yayılan hisle elim, duvara yaslandı. Sol elim terledi, elim ayağım birbirine dolaşıyor, nefesim kesiliyordu.
“Bu da seninle benim aramdaki savaşın sadece başlangıcı, Eray.”
Ses, o kadar içtendi ki, kulaklarımda gerçek mi yoksa kendi zihnimi mi aldatıyordu anlamıyordum.
Bir adım attım ama bacaklarım bana ihaneti seçti. Dengeyi yitirmiştim.
“Bırakmaya niyetim yok,” diye fısıldadım, içimde büyüyen karanlığa meydan okuyarak.
Ama karanlık ses, derinlere işleyen bir mırıldanma gibi çoğaldı.
“Sen kontrolünü kaybetmeden önce içindeki karşıtı kucaklamalısın. Aksi halde... sen değil, o kazanacak.”
Zaman yeniden bükülüyor, gerçeklik duvara yavaşça çarpıyor, yağmur damlaları yorgun bedenime yapışıyordu. Ellerim titriyordu artık. İçimde sakladığım her acı, her öfke, her pişmanlık onun yankısında çığlık atıyordu.
Yabancıydım bu sesle. Kendi kalbimden kopan bir hortum gibi, içime doğru büyüyordu.
Ne olduğunu anlamadan, ellerim kendi irademin dışına çıktı. Gölgelerle dans etmeye, dönüşmeye başladı.
Bilinmezlik kıyısında yitip gittiğim o an, aklımın derinlerinde bir yerde, eski anılarımın cesedi kıpırdanıyordu.
“Bu sen değilsin!” diye bağırmak istedim. Ama sesim hapsoldu, kahırla yoğrulmuş bir soluk olarak boğazımda kaldı.
Ve tam o anda, zamanın gözüne bakarken, içimdeki karanlık yan bir adım daha attı…
KONTROL DIŞINA ÇIKMAK ÜZEREDİ
Kapının ardından gelen bir tıkırtı—
O an, donup kaldım. Kalbim ellerimi parçalayacakmış gibi attı. Neo-İstanbul’un sokaklarında döngünün soğuk sesi yükselirken, kaderimin ipi ellerimden kayıyordu.
Karanlığın sınırları çatırdarken... kapı aralandı.
---
Makine sesi, adımlar, hiçbir şey başlamadan önce zaten bitiyordu.
Eray, kaybolduğunun farkında değildi.
Ama içindeki karşıt, yıldırım hızıyla onun ruhunu yutmaya hazırlanıyordu.