Chapter 5
---
Duvardaki paslı levye, keskin bir tıslamayla kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Karanlıkta yansıyan ince metal parıltısı, Kaan’ın gözlerini kısmasına sebep oldu. O anda, elinde tuttuğu tabancası oldukça soğuk geliyordu. Parmakları ile tetik arasındaki ince çizgide hayatı ve ölümü hissediyordu.
Kapi, ardında bıraktığı eski hayatı mühürleyen bir kapı gibi kapandı. O tıkırtı, Kaan’ın göğsünde yeni bir ateş yaktı. Karanlıkta hiçbir ışık yoktu ama nefesinin buharı, nemli hava ile birleşerek gri bir örtü gibi etrafını sardı.
Çevresindeki sessizlik, selim adamlarının adımlarını gizliyordu. Ama Kaan biliyordu; bu sessizlik, ölüm habercisiydi.
Her adım, çürüyen yeraltı koridorlarının taşına çarptığında içindeki avcı uyanıyordu.
---
“Burada mısın, Kaan?” Monoton bir ses duyuldu karanlığın içinden. Aman tanrım, Selim’in adamlarından biri daha önce kelimelerini seçmeden konuşuyordu. O sesin ardında ne kadar nefret olduğunu duymak mümkün değildi; ama Kaan’ın kulakları, nefes alışlarındaki sarkastik soğukluğu yakaladı.
Kaan nefesini tuttu.
Adımlar, cesaretle, yerin buz gibi taşlarına vuruyordu. Adaçayının asit kokusu kadar keskin bir koku burnunu yaktı.
Bir yandan duvarlara tutunmamı lazımdı. Parmak uçları delik deri eldivenlerinde hafifçe titriyordu.
---
“Sesin nerede?” derken tonunda alay vardı, içinde.
Kaan, ufak bir gülümsemeyle cevaplarken ufak ve keskin bir fısıltı bıraktı:
“Duyduklarına değil, hissettiklerine bak…”
Yanındaki karanlıkta, birkaç saniye içinde silüetler belirmeye başladı. Selim’in adamları, gölgeler gibi yavaşça çevrayı sardı.
Adeta bir ağ gibi örüyorlardı onu.
Kaan’ın kalbi, göğsünde deli gibi tekledi. Ne var ki yüzündeki ifadesi ciddiyetle eridi, yerini soğuk ve hesapçı bir düşünceye bıraktı.
“Kapan bu kadar çabuk olmaz…” diye mırıldandı kendi kendine.
---
Hapishanede yaşadığı sayısız acıyı, kayıpları ve ihanetleri hatırladı. Karanlığın içinde beliren her gölge, geçmişten gelen bir hayalet gibiydi.
Ama şimdi başka bir hayaletle savaşacaktı.
Ve bu hayalet, kendi ölüm çanı gibiydi.
---
Aniden çevresi hareketlendi. İçgüdüleri ona, hızla hareket etmesini söyledi.
Kaan, gölgesini duvara yapıştırarak düz bir köşeden sarkmaya çalıştı. Gözleri, dar koridorun sonundaki kırık bir boru hattında kısıldı. O oradan dışarı çıkabilirdi. Ama önünde birkaç adam daha vardı.
Bir adam bağırdı:
“Kapatın çıkış yolunu! Ölmüş kralı saktacak değiliz!”
İçinden bir şey koptu.
Kaan, elini duvara sertçe vurdu. Duvarda çürümüş tuğlaların arasından levyeyi çekti ve kişniyor gibi inleyen bir metal sesiyle doğruldu.
Adamlar, sesin geldiği yere hızla yöneldi.
O an, Kaan’ın dizlerinden yayılan acıyı hissetti. Dizlerinin bağı sertçe çatlarken, vücudu aniden yere doğru sendeledi.
Sakatlığı, ondan kaçmak için yükselen çabaya karşı koyuyordu.
Ama hayat, onu son kez sınayacaktı.
---
Levyeyi tutan eliyle sert bir savurma yaptı. Metal, ilk adamın çenesine karanlık bir gölge gibi indi.
Adam, çığlık attı ve yere yığıldı.
Kaan, geri çekildi. Karanlıkta adımlar çekiliyordu. Korku, ruhun kıyısında dolaşıyordu.
Bir koku vardı. Kaçmak için güzel bir koku.
Son boru hattına koştu.
---
Kapağı zorla kaldırdı. Parmakları titriyordu ama oran verilmezdi.
Gözleri karanlığa alışır alışmaz, orada ne olduğunu gördü.
Başka bir gölge.
Savaşta değil, kendisiyle yüzleşmek üzereydi.
“Beni takip ediyorsun…” diyen ses, alışılmışın dışındaydı.
Karanlıkta beliren figür, öyle normal biri değildi.
Giydiği siyah montun yakasında gizlediği kimlik kartı, puslu ışıkta parıldıyordu.
Kaan’ın nefesi kesildi.
Yıllardır sakladığı, ölümünü çağıran sırrının izini süren kişi oradaydı.
Figür, zorla gülümseyerek adım attı.
“Yıllar sonra, yine karşı karşıyayız, Kaan.”
Ve tam o anda...
Koridorun ucundaki ışık titredi.
---
Kaan, nefesini zor tuttu.
İçindeki fırtına, gelmekte olan fırtınanın habercisiydi.
O figürün ismini duyduğunda, tüm geçmişi ve geleceği aynı anda yıkılıyordu.
Ve bir kez daha, ölümün eşiğinde duruyordu.
---
Klişenin ötesindeydi bu savaş.
Burası, sadece hayatla ölümün yarıştığı yerdi.
Ve Kaan’ın hikayesi, yeniden yazılmaya başlıyordu.
---
Devamı...