Chapter 4
Kapının sert çarpması, dar koridorun soğuk havasında yankılanırken, Kaan’ın beyninde meydan okuyan bir fırtına kopuyordu. Nabzı hâlâ kaçmıştı, ellerinde titreme belirmişti ve nefesi kesilmiş gibi boğuk bir gürültü vardı ciğerlerinde. Göz bebekleri, kapıdan sızan neon ışığının titrek kıvılcımlarıyla dans ediyor, karanlığın içinde bir şeylerin şekillenmesine izin veriyordu.
“Kim o?” diye kısık bir sesle sordu Kaan, sesinde hem korku hem de öfkenin soğuk karışımı vardı.
Kapı aralandı; gölgeyle örtülü bir figür, gözlerinde sinsi bir parıltıyla içeriyi süzüyordu. Kaan’ın üzerinde kısa süreli bir soğukluk gezdi. O an anladı ki, bu kapı sadece bir başlangıçtı; ardında saklı olanlar yeraltının derinliklerine açılan kapılardı.
“Beni tanırsın, Kaan,” dedi gizemli adam, nefesi uzak sokakların karanlığından geliyormuş gibi kokuyordu. “Selim’den gönderildim. Ancak önemli bir şey buldum. Senin düşmanın belki de düşündüğünden daha yakında…”
Kaan sertçe karşılık verdi: “Sakın babamın anısına ihanet ettiğimi sanma. Ne yapacağını söyle.”
Adam bir an duraksadı, sonra koridorun ucuna kadar adımlarını sessizce çekti. “Selim’in kalesine açılan gizli bir tünel buldum. Ancak yalnızca cesurlar bunu kullanabilir. Her adımı ölüm kokuyor.”
Kaan’ın yüreği sarsıldı. O tünel... Daha önce hiç adını duymadığı, şehir haritalarında hiçbir işaretin olmadığı, sadece karanlık fısıltılardan ibaret olan efsanevi bir yol.
“Nasılsa bir gün birinin bulacağını biliyordum. Yalnız, şu an Sonsuz Mahzen’de. Bırakılamaz, başka biri önce oraya giderse..."
Kaan hızla hazırlanmaya başladı. Vücudu buz buz olmuştu, ama düşünceleri delice bir hızla dönüyordu. Hainlerin dizginlediği düzenini geri getirmek için atacağı adım şimdi onun kaderini belirleyecekti.
Ellerindeki bıçakları kontrol edip kemerine yerleştirdi. Derin bir nefes aldı, göğsünü gere gere karanlığa doğru baktı. İçinde bir şey kıpırdanıyordu, yere gömülmüş yılların intikam ateşi.
“Bana götür,” dedi soğukkanlı ama kararlı.
Adam başıyla onayladı ve iki adam yavaş adımlarla tünelin girişine doğru ilerledi. Koridor şimdi ipuçlarıyla dolmuştu, her bir adımda gölgenin kadrajında saklanmış planların ipuçları vardı.
Tünelin ağzı, paslı metal kapıyla kaplanmıştı; üzerinde eski bir sembol, Kaan’ın babasından kalan eski krallığın işareti vardı. Bu işaret, geçmişle geleceğin kesiştiği en keskin uçtu.
Kapı zorlanmadan açıldı. İçerisi nemli, soğuk ve ağır bir havayla doluydu; toprak kokusu, küfün ağırlığı ve metalin keskin esintisi birbirine karışıyordu. Kaan’nın kalbi sıkıştı; burası sadece fiziksel değil, hikâyesinin ruhsal bir mezarıydı.
“Tünelin içinde dikkatli ol, her duvarda dinleme cihazları, tuzaklar ve eski düşmanların gölgeleri var,” dedi adamın sesi şimdi ürkütücü bir fısıltıya dönüşmüş gibiydi.
Kaan bir kez daha derin nefes aldı, ardından karanlığın içine kaldığı yerden yürüdü. Adımları yavaştı, ama içindeki azim büyüdü. Bu yeraltının derinlikleriydi, geçmişin ve geleceğin keskin sınırı.
Her köşe, her çatlak, ona eski ihaneti fısıldıyordu. Ama Kaan biliyordu; bu tünelden geçtikten sonra, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Bir köşede, yıkılmış eski metal bir levha, üzerindeki harfler yarı silinmiş ama hâlâ Ruhlar Yolu’nu işaret ediyordu. Kaan dudaklarını araladı: “Ruhlar Yolu...”
Bir anda hafif bir çatırdama duyuldu. Kaan hemen bariyeri geçti, bıçağını çekti. Gözleri karanlıkta parıldıyor, her nefesi bu yerin ağır karanlığıyla yarışıyordu.
Ancak ses yükselmeye devam etti. Daha yakından, çok daha yakından ve farklı bir yoldan.
Tünelin derinliklerinden yankılanan o ses, hem bir tehdit hem de çağrının ifadesiydi.
Kaan, bir kararın eşiğindeydi artık.
Ve tünelin en karanlık noktasında, beklenmedik bir ışık hüzmesi belirdi; kalenin kalbi, Selim’in kalesi ve orada yanan savaşın ilk kıvılcımı.
Ama tünelin sonu çok daha karanlıktı.
Ve tam o anda...
Duvarda gizlenmiş, paslı bir levye, belli belirsiz titredi.
---
Kapi kapandı. Ve yeraltının kralı, gerçek olanla mit arasındaki çizgide yürümeye devam etti.