Chapter 2
Kaan derin bir nefes aldı. Göğsünde, sanki kırık bir zincirin hafifçe sürtünmesi gibi eski bir acı vardı. Arkasında bıraktığı karanlıklar, sadece sokakların soğuk gölgeleri değil; ruhunun içinde hasar bırakmış gizli izlerdi. Ne neon ışıkları, ne de şehrin güncel gürültüsü; bu hisleri bastıramıyordu.
“Orada biri vardı—göz göze geldik.”
O kelimeler kulaklarında çınlıyordu hâlâ. Kaan arkasına dönmemiş olsa da, bedeninin tüm refleksleri tetikteydi. Zihni hızla, yılların birikmiş hafızasında dolaşıyordu. Kayıplar, ihanete uğramalar, eski dostluklar…
Adımları, asfaltın nemle karışmış hissiyle birleşerek, soğuk ve tekinsiz bir ritim yakalıyordu. Dışarısı geceydi. Lee neon tabelalarının titrek yetmezliği altında, paslanmış metallerden ve kirden gelen tuhaf bir koku vardı. Bu koku, onun için her zaman “eski düzenin” izidir. Şimdi ise nefrete, intikam arzusu ve unutulmuş dostlukların kokusuydu.
Kaan, bu geceyi ne için harcadığını biliyordu. İntikamın ilk tohumlarını ektiği anlardan biriydi – eski bağlarını test etmek, hayatta kalanları bulup, kimlerin dost, kimlerin düşman olduğunu anlamak. Her adımında daha dikkatliydi; çünkü yeraltı dünyasında gerçek bir kralın gücü, sadece kılıcından değil, kimin yanında durduğundan beslenirdi.
Ara sokaklardan birine daldı. Burada, yıllar önce kendi adamlarıyla birlikte yıllarca koruduğu gizli bir buluşma noktası vardı. Karanlık, nemli duvarlar hâlâ aynıydı; çatlaklardan sızan kirli su damlaları, eski günleri hatırlatıyordu.
Kapıya yaklaştı. Kolu, çelik gibi sert bir tokmağa dokunurken elinin titremediğini fark etti. Sadece kalbindeki alışılmadık bir ağırlık yüksekti. Kaan içeriye sessizce girdi.
İçeride yalnızca tek bir silüet vardı. Yarım aydınlığa gömülmüş bu insanın yüzünü doğrudan göremedi. Ancak sesi, öyle bilindik, öyle tanıdıktı ki: “Kaan…”
Çalışkan bir kahve bardağınımasında hafif bir kıtırdama duyuldu. Düşüklüğe karışan o ad, yıllardır sakladığı tüm sırları, güveni ve ihaneti beraberinde getirmişti.
“İbo...”
Kaan adı ağzında yuvarladı. İbrahim... en yakın dostu, kardeşi, onun sağ kolu. Aynı zamanda karanlıklara en çok yaklaşan adam. Ancak yıllar içinde ne değişmişti, artık kimse tam anlamıyor.
İbo’nun gülümsemesi silinmiş, yerini donuk bir ifadeye bırakmıştı. Uzun süreli hasarların, korkuların ve belki de pişmanlıkların içinde boğulmuş bir adam vardı karşısında.
“Düşünmüştüm, geleceğini görürdün diye… Dönersin diye.”
Kaan etrafına biraz daha bakındı. Burası hâlâ aynıydı; ama ortamda anlam veremediği bir gerilim vardı. Sessizlik, kelimelerden çok daha fazla şey söylüyordu.
“Beni bekledin mi?” Kaan’ın sesi soğuktu, yorgundu ama kesinlikle kırılgan değildi.
İbo başını hafifçe salladı. “Evet. Ama işler burada öyle değil artık. Selim... Selim Demir yönetiyor her şeyi. Onun elleri her yere kadar ulaştı.”
Kaan’ın gözleri karardı. O isim... Şehirdeki allak bullak düzeni kuran, kendi tahtını inşa eden eski dost... Şimdi ise en büyük düşmanıydı.
“Bir zamanlar onunla birlikteydik. Bu yüzden yıkımı yakından gördüm. Ama bu, seni durduramaz. İntikam ateşi sadece senin için yanıyor, Kaan. Bunu bil.”
Kaan derin bir nefes aldı, “İbo, sen diyor musun? Yanımda olacağını mı söylüyorsun?”
İbo’nun yüzündeki ifadede ilk kez bir tereddüt belirdi. Ellerini masaya yasladı, parmak uçlarıyla bir ritim tuttu. “Yanındayım diye düşündün mü hiç? Selim’in gölgesinde kalmak istemiyorum. Ama benim de kendi savaşım var.”
Gerginlik, odanın havasını doldurdu. Kaan, yılların içinden geçen dostlukları, kırılmalara karşı yeniden örmeye çalışıyordu. Fakat şimdi karşısında duran adam, yıllardır taşıdığı dostluk maskesinin ardında kalplerinde bir uçurum yaratmıştı.
Aniden İbo’nun telefonu titredi. Görünmeyen bir ekran ışığı yüzüne vurdu. Kaan o anda dikkatlice baktı: Ekranda Selim’in ismi yazıyordu.
Dudaklarının kenarında beliren ince bir gülümseme, dostlukla ihaneti ayıran çizginin ne kadar ince olduğunu gösteriyordu.
“İbo... bu ne demek?” Kaan’ın sesi, bir fısıltı gibi titredi.
İbo gözlerini kaçırarak, “Kaan… bazen, en yakın olanlar en derin izleri bırakır. Seni koruyorum, ama sınırlarım var.”
Kaan’ın yüreğindeki buzlu korku bir anda büyüdü. İçinde yıllarca süren savaş, şimdi yeni bir ihaneti gösteriyordu. Tanıdığı adam, mı yoksa düşmanı mıydı?
Ve o anda kapı arkasında bir gölge belirdi.
Kaan nefesini tuttu.
“Gel bakalım, Kral... Bu gece senin sırların daha da açığa çıkacak.”
Siyahlar arasından yükselen o ses, şehri saran karanlığın gerçekten de içinde kaybolmadığını gösteriyordu.
Kaan, o adımı atarken biliyordu ki; bu gece, sadece kendisi için değil, eski krallığın küllerinden doğuşu için de bir dönüm noktası olacaktı.
Ve en büyük korkusu, en yakınında saklanan ihanetin yüzünü nihayet görecekti.