Chapter 5
Kapının tıkırtısı, geceyi parçalayan bir kurşun sesi gibi odanın içindeki zamana saplandı. Serap, nefesini tutup dondu; kalbinde bir buz kütlesi yeniden çatırdadı, ama bu sefer keskin ve acı doluydu.
Gözlerini kapıya dikmiş, ellerini yumruk yapmıştı; tüyleri diken diken, bedenindeki her kas tetikteydi. Uzun bir sessizlikten sonra kapı yavaşça aralandı. İçeriye adım atan kişi, Serap’ın en güvendiği isimdi: Deniz.
“Serap…” diye fısıldadı, sesi evin duvarlarına düşen ince bir gölge gibi çalkalandı. “Gece… Konuşmamız gerekiyor.”
Serap’ın diyaframı çırpınırken, kalbini tutmaya çalışıyor gibi birdenbire elleri titredi. Deniz’e yıllardır sımsıkı sarılmıştı güven duygusu. Ama o an gözlerinde, şimdiye dek onun hiçbir zaman göstermediği bir buz parçası vardı. Bir yerde, bir şeyler değişmişti. İçinden derin bir yerlerde bir kıvılcım, buza karşı savaşıyordu.
“Otur,” dedi Serap, sesi kırıktı. “Ne oldu, Deniz? Neler oluyor?”
Deniz, tereddütle kapıyı kapatıp, ağır adımlarla odaya girdi. Gözleri kaçıyor, ellerini avuç içlerine bastırıyordu.
“Serap, sana söylemek istediğim bir şey var. Söylemezsem… her şey alt üst olacak.”
Konuşmasının üzerindeki ağırlık öyle yoğundu ki, Serap’ın ciğerlerine bıçak batıyor gibiydi. “Hangi her şey, Deniz?”
Derin bir nefes aldı Deniz, sanki en karanlık gölün dibinden yükseliyormuş gibi. “Kaan, bildiğin Kaan Demir…” Kısık sesi ile ismini söylerken Serap’ın yüzü aniden soldu.
Deniz devam etti: “Onunla görüşüyorum, Serap. İstediği şeyleri, teklifleri var.”
Serap’ın kaşları çatıldı, yüreği diken diken oldu. “Ne teklifleri, Deniz? Bu bizim savaşımız. Bizim ailemizin kirini temizlemek için yeminimizin dışına çıkamayız.”
“Biliyorum, biliyorum! Ama…” Deniz duraksadı, gözlerinde kıvılcım saçan içsel fırtınayı Serap anladı. “Kaan seni bitirmek istiyor. Ama sana zarar vermeden önce beni kullanmak istiyor. Beni… senin yanında, sana karşı bir silah haline getirmek.”
Serap’ın eli masanın kenarına çarptı, parmakları canlandı, kalbi her zamankinden daha hızlı atıyordu. “Yani?”
“İhanetin ilk kıvılcımı bu, Serap. Bunu ancak senin anlamanı istiyorum! Yoksa bu ateş bizi yakar!”
Serap gözlerini kapadı bir an için. Yemin ettiğinde; dünyada güvenin ne olduğunu bilmediğini, her kıvrımda bir ihanetin saklı olduğunu düşünmüştü. Ama Deniz? Deniz onun en sağlam kalesiydi. O kale şimdi yıkılıyordu.
Dinlerken, sözlerin üzerindeki ağır gölgeyi içine çekti. Odamızda radyodan hafif bir cızırtı geldi. Eski püskü kaset çaları açan rüzgâr gibi. Pencereden dışarı baktığında, gece yarısının İstanbul’u karanlık bir yılan gibi sokakları sıkı sıkıya sarmıştı.
Ve o an, Serap’ın zihin kıvrımlarında bir şimşek çaktı.
Birisi, Deniz’in sözcükleri gibi sessiz ve sinsi, ipin ucuna gizlice yaklaşmıştı. Kaan’ın oyunu... çoktan başlamıştı.
“Deniz…” diye fısıldadı Serap, gözlerini açtı. “Bu… Bu bir oyun mu?”
Deniz başını aşağı eğdi, “Evet ama ben onun parçası değilim. Garip bir kamera arkası. Sadece… seni kurtarmak için kendi kanımı kullanmak zorundayım.”
Serap’ın aklı tüm parçalarını birleştirmeye çalışıyordu. “Peki ya ben? Ben ne yapacağım?”
Deniz hafifçe ellerini sıkıp, “Sen kendi yolunu seçmelisin artık. Benimle yürüyeceksin ya da yalnız kalacaksın.”
Bir an odada önceden hissetmediği bir soğukluk belirdi. Serap, tüm dünyasının onun etrafında yavaşça çatırdayarak yok olduğunu hissetti.
Ve tam o anda kapıya hafifçe bir dokunuş oldu.
Fısıltılar, karanlığın içinde kaybolurken Serap sordu:
“İhanetin tohumları gerçekten atılıyor… Peki ya ben bunu daha şimdiden fark ediyor muyum?”
Deniz’in gözlerindeki korku ve pişmanlık, Serap’ın içini bir bıçak gibi keserken, kapı yavaşça ardında beliren gölgenin rengini taşımaya başladı.
Ve tam o gölge odanın içine süzülürken, Serap’ın yüreği birden yerinden fırlayacakmış gibi oldu.
---
Sonraki sayfayı açmak için parmağını kaydır.