Chapter 15
Serap’ın ciğerlerine çöken ağırlık, çok önceden hiç hissetmediği türdendi. Gözlerini kapatıp derin bir nefes almak istedi ama göğsünde sıkışan bu his, her çekişte daha da büyüyordu—bir köpüğün içinde çırpınan baloncuklar gibi, kaçacak yeri olmayan bir umutsuzluk.
Kaan’ın tuzağı… Daha dün, karşılaştığı o gülümsemeyle dolu yüzünü düşünürken şimdi, içini paramparça eden bir bıçak gibi saplandı gerçekler.
Kendini sarsarak gözlerini açtı. İstanbul’un akşam üzeri gri tonları, pencerenin arkasından içeri süzülen soğuk rüzgârla birlikte içine doldu. Sokaktaki gürültü, kalp atışları gibi ritmik ama karanlıktan kaçmaya çalışır gibi boğuk.
Yanındaki sandalyeye çöktü Serap, elleri titriyordu.
“Neden...?” diye fısıldadı kendi kendine. Sesinin ardında kırılganlık, bir damla çaresizlik vardı.
Tam o anda kapı yavaşça aralandı. Kaan içeri girdi. Yüzünde alışılmışın dışında bir ciddiyet, katman katman gizlenmiş bir ağırlık vardı.
Serap bir an gözlerini kaçırdı. “Gelmemen gerekiyordu.”
Kaan durdu, adımlarını yavaşlattı. O anın içinde zamana hükmetmek istiyordu sanki, kelimelerin yükünün farkında.
“Biliyorum,” dedi alçak bir sesle, “ama gitmek yok. Artık gitmeyeceğim.”
Çenesi ufak bir direnişle yukarı kalktı. Gözleri keskin, içinde anlaşılmayan bir fırtına saklıydı. “Sadece oyun mu bu? Hep bu kadar soğuk ve planlı mı yaklaşıyorsun bana? Yoksa... içten içe ne istediğini mi biliyorsun?”
Kaan gülümsedi ama o gülüşte melankoli vardı, tıpkı duvara çarpan bir sis gibi belirsiz... “Belki de seninle aramızda daha önce söylenmemiş bir yemin var, Serap.”
Serap'ın kalbi hızla attı. Sözcükler, ağır bir çelik halat gibi boğazına dolandı.
“Yemin mi?” diye yineledi şüpheyle, “Senin yemininden mi bahsediyorsun? Benim yeminimden mi? İkimizin arasında böyle bir bağ mı var, Kaan?”
Kaan hafifçe başını eğdi. “Yeminin karanlık yüzü, iki düşmanı aynı hedefte buluşturabilir.” Gözlerinde aniden beliriveren hırs, Serap’ın koluna dokunduğu anda soğuk bir elektriğe dönüştü. “Ama aynı zamanda, en kıymetli zırhı da savaş meydanında düşürür.”
Serap, o temastan kaçmaya çalıştı ama parmakları sanki hafifçe kenetlendi. Nefesin bile kesildi, havada görünmez bir ip çekiliyordu.
Kaan devam etti: “Sana karşı neden bu kadar takıntılı olduğumu biliyor musun?”
O anda kapı hafifçe aralandı. Gecenin karanlığı dışarıdan içeri girmeden önce, Kaan’nın gözlerinde parlayan bir sır havalanıyordu.
“Dinle...” dedi alçak ve kararlı bir tonda. “Bunu sana anlatmalıyım. Yoksa, seni kaybedeceğim.”
Dudaklarının ucunda esrarengiz bir gülümseme.
Ve Serap, ilk defa gerçeğin tam ortasında, kırılgan yeminleriyle kavrulurken, en büyük soruyu sordu kendi kendine:
Kaan neden tam da şimdi, neden tam da ona karşı böyle?
---
Devam edecek...