Chapter 14
Kapının ardındaki nefesler, Serap’ın omuzlarında ağır bir yük gibi çöküyordu. Soğuk metal tokmağı sımsıkı kavradı, parmakları acıdan uyuştu. Gözlerinde savaşın son demlerinde dünyayı sarmış o bulanıklık vardı; karanlık, çaresizlik ve öfkeden harmanlanmış.
Sığınakta, duvarlara çarpan adımların yankısı geçiyordu. Karanlıkta, yüzü seçilemeyen siluetler hareketleniyordu. Serap, çıkış yolunu ararken boğazından gelen boğuk bir ses duydu. “Serap... dur!” diye fısıldadı yüzü hırpalanmış bir adam. Mehmet’ti. Sesinde korku ve çaresizlik vardı, gözleri ise çoktan atılan kurşunların soğukluğunu yansıtıyordu.
“Bize zaman kalmadı,” dedi Serap, gözleri titreyerek ama sesi dimdik. “Kaan, saklandığımız her yeri biliyor. Bu savaş artık pusuya dönüştü.”
Mehmet, ellerini havaya kaldırıp, “Bir masuma dokunuldu!” diye patladı ansızın. “O köşede, küçük bir çocuk… Evin karanlığında kalmış tuzak, senin yokluğunda patladı, Serap!”
Kalbinin derinliklerinde, buz gibi bir şey kıvrıldı. O çocuk, Serap’ın uzaklarda bıraktığı umut parçasıydı, ailesinin günahlarının gölgesinde kaybolan masum değil miydi zaten? “Nerde?” diye sordu, kelimeleri nefesinde patlayarak.
“Sokağın köşesi... kan kokusu…" Mehmet, yüzündeki korkuyu gizlemeye çalışırken bile donuk bir gerçeğin yükünü taşıyordu. “Hemen gitmeliyiz.”
Serap’ın gözlerinde, beklenmedik bir yalnızlık dalgası yükseldi. Hayatında ilk defa, karmakarışık duygular dalga dalga çarptı. İntikam, yemin, koruma… Hepsi yerini pişmanlığa ve korkuya bırakıyordu.
Sığınaktan çıkar çıkmaz, İstanbul’un soğuk gecesi tenine çarptı. Sis, sokak lambalarının sararmış ışığını boğuyordu. Serap, adımlarını hızlandırdı. Kalabalığın arasından geçerken keskin bir koku yükseldi: yanmış ten, barut, ve kan.
Caddede, küçük bir grup polis ışıkları altında, bir çocuk henüz bilinci kaybetmiş halde yere yığılmıştı. Çevresinde mavi ve kırmızı ışıklar, panik ve kaos arasında hareket ediyordu. Serap diz çöküp çocuğun yanına yaklaştığında, suratı soluk, elleri titriyordu. Islak saçları alnına yapışmış, nefesi yüzündeki yaradan hüzünle karışıyordu.
“Adın ne küçük?” diye fısıldadı Serap, nefesine hakim olmaya çalışarak.
Çocuk, zorla kelimeleri uydurdu. “Emir...”
Gözüne düğümlenen yaşa engel olamadı. “Emir… seni buraya kim getirdi?”
“Yok... bilmiyorum.” Çocuğun sesi neredeyse duyulmuyordu.
Arka sokaklardan ağır adımlar duyuldu. Serap yavaşça başını kaldırdı. Karanlıkta, yüzünde keskin bir gülümseme, Kaan Demir beliriyordu. Gözleri soğuk demir gibi parladı.
“Serap,” dedi Kaan, sesinin ardında kin ve zafer havasıyla. “Masumları vurmak, bazen savaşın kaçınılmaz yanıdır.”
Serap, yaralı küçük çocuğa baktı, sonra Kaan’a. Ateşle buzun kapışması gibi, aralarında tarif edilemez bir buğday ortaya çıktı.
“Benim savaşım sensin, Kaan... ama bu masumun kanı senin için değdi mi?” Serap’ın sesi keskinleştikçe, çocuğu koruma içgüdüsü büyüyordu.
Kaan, adım atarken cebinden küçük, parlak bir cisim çıkardı; siyah bir düğme. “Bize biraz daha eğlence katmak ister misin? Bu gece, her şey sonsuza dek değişecek.”
Serap ellerini yumruk yaptı, kalbindeki yemin alev alev yanarken, o düğmenin nereye ait olduğunu biliyordu—kentin karanlık, maskelenmiş laboratuvarlarından birine bağlıydı. O an, Kaan’ın senaryosunun sadece başlangıç olduğunu algıladı.
Tam o sırada, arka taraftan yüksek bir patlama sesi koptu. Serap’ın kulakları uğulduyor, gözleri yaşarıyordu. Toz bulutu yükseldi, kadınlar çığlık attı, çocuklar ağlamaya başladı. Patlamanın merkezi, iyi korunmuş eski bir hanın kalbiydi; korunan sırların saklandığı yer.
Serap, üzerindeki tozdan titreyerek kalktı ama elleri donuktu. Emniyet, ahlâk ya da intikam hiçbiri artık önemli değildi. Bir çığlık yükseldi; “Serap!” Mehmet’in sesi yankılandı, sesi çaresizlikle karışmıştı.
Geriye dönüp baktığında, alevler arasında, düşünemediği bir gerçekle karşılaştı. Kaan’ın tuzağı... onun hayatını parçalayacak, yeminini ve güvenini yıkacak bir tuzak patlamıştı tam yanı başında.
Ve Serap, o anda anladı: Bu savaş, artık onun kalbini bile bitirebilirdi.
---
Devam edecek…