Chapter 5
---
Bomboş sokak lambalarının altında, soğuk bir rüzgâr Eylül’ün saçlarını savuruyordu. Yüreğinde bir ağırlık, ciğerlerinde derin bir taşlaşma vardı. Vücudu, sanki yerçekimine meydan okuyor, yere basmak isterken bir o kadar da savruluyordu. Gözlerindeki boşluk, saatler önce öğrendiği ihanetin verdiği acının suskun yankısıydı.
“Nasıl... Nasıl yapabilir?” diye fısıldadı, sesi kırık dökük ve yetersiz kalıyordu.
Yanağından süzülen ter damlası, hiçe sayılan yılların, paylaşılan sırların ve tekrar tekrar kırılan umutların kanıtıydı. Eylül, tam olarak neyin içine düştüğünü anlamaya çalışıyordu; dost bildiği insanlar, her biri ardında keskin bıçaklar taşıyordu. O bıçaklar, sadece dışarıdan değil, içine de saplanmıştı.
Kalbi sanki parçalanıyor, her ritimde biraz daha kanıyordu. Başını kaldırdığı an, İstanbul’un çok katmanlı gece silüetinde, kentin gizlice fısıldadığı sırlar yankılandı kulağında. Korhan Demir’in gölgesi her adımda daha da büyüyordu, ama asıl tehlike, beklenmedik yerden geliyordu.
---
“Eylül, seni bulana kadar delirecektim,” dedi bir ses, ansızın arkasından.
Kalbi düştü. Arkaya döndüğünde, yıllardır en yakın hissettiği isimlerden biri vardı: Melis. Gözlerinde suçlu bir pişmanlık, dudaklarında yarım yamalak sözcükler.
Eylül’in sesi, bıçak gibi sivriydi. “Melis…? Sen mi?”
Melis’in havaya bulanık bakışı, içinde bulunduğu çaresizliğin ve korkunun aynı anda yansımasıydı. “Yaptım... İhanet ettim. Ama buna seni koruma amacıyla zorlandım.”
Eylül istemsizce geriledi, sanki aralarına görünmez bir duvar örülmüştü. “Korhan için mi? Onun oyunlarına mı alet oldun?”
Melis, çaresizce bir adım attı, sesi titriyor, gözlerinin içine baktığında Eylül’ün aklını kemiren ok gibi saplanıyordu sözleri: “Sadece senin için... Çünkü seni kaybetmek, ailesini kaybetmekten daha kötüydü.”
---
O an, Eylül’ün zihninde parçalanan tabaklar gibi anılar dağıldı. Günler, haftalar, yıllar boyunca kurdukları bağlar, dostluk masalları, hepsi yalanın ince dokusuyla örülmüştü.
Ama Melis dışında... Bir başka isim, gece kadar karanlık bekliyordu.
“Başka kim var, Melis? Beni yalnız bırakma,” dedi Eylül, gözlerindeki ışıltı biraz daha kırıldı.
Melis, bir süre sustu. Sonra derin bir nefes çekip fısıldadı: “Bunu bilen biri daha var. O, tam... içinde.”
Eylül’in yüreği dibe çöktü. Tecessüs, ihanetiyle baş başaydı ve bu yeni karanlık gölge, onu en fena yerde vurabilirdi.
---
Aynı anda, uzak bir ofisten yansıyan loş ışıklar, şehrin üstünde gezinirken, Eylül birden hatırladı. Daha dün gece, derin bir suskunlukla karşı karşıya kaldığı ve kendi üzerine çektiği bir bakışı… O bakış, bütün sırları eritip ortaya çıkarabilecek, en keskin darbeydi.
“Sen…” dedi fısıltıyla, hiç beklemediği o isme bakarak.
Ve orada, karanlığın tam ortasında, Eylül kendi içinde gizlenen en büyük düşmanın kim olduğunu fark etti.
---
İşte o an, saatler gibi uzayan sessizlik, şehrin karmaşasının ortasında donup kaldı.
Yeminlerin, sırların ve ihanetlerin açtığı kapılar ardına kadar açılmıştı.
Ama gerçek savaş şimdi başlıyordu.
---
Devam edecek...