Chapter 13
Kapı aralandığında, Eylül’ün nefesini tutan dünya aniden buz gibi bir sessizliğe büründü. Ardındaki siluet, kimseden beklenmedik bir yoğunlukta, neredeyse içini delip geçen bir karanlık taşır gibiydi. Gözlerinin önünde dünyanın ağır ağır çökmeye başladığını hissetti; zamanın, kalbinin attığı hızla yarıştığını düşündü.
“Korhan?”
Sesinde titreme vardı; duymak istemediği bir gerçekti bu ismin anlamı. Kendisini hapsettiği yemin, sarsılmaz sandığı inançlar—hepsi tam da bu adamın gölgesinde kırılmak üzereydi.
Korhan’ın yüzü yarı gölgede kalmıştı, ama gözlerindeki soğuk, yıllarca biriktirdiği hesaplaşmanın gölgesini ele veriyordu.
“Eylül…”
O an, kelimeler değil, suskunluk konuştu aralarında. Odanın havası ağır ve yapışkanlaştı; nefes almak daha zor, düşünmek daha karmaşık. Kapının ardındaki sadece fiziksel bir engel değil, geçmişin, sırların ve yeminin tartışılmaz sınırıydı şimdi.
Eylül, yerde duran dosyayı fark etti. İçinde neydi? Kendi elleriyle açıp okumaya cesaret edemediği tüm gerçekler mi? Korhan’ın bakışı, çaresizliği kor gibi tutuşturdu içinde.
“Biliyor musun,” dedi Korhan yavaşça, “Bu şehirde her şey gölgeler arasından konuşur. Senin yeminlerin, senin gerçeklerin… Hepsi sahte, Eylül. Sen sadece doğru sandığın yalanların içinde boğuluyorsun.”
Gözleriyle onu delip geçmeye çalışırken, Eylül’ün iç dünyasında sarsıcı bir çatlak belirdi. Yap-bozun parçaları bir anda birbirine geçiyor, inandığı değerler ve kendi geçmişiyle ilgili yeni bir tablo çiziliyordu.
“Yeminim… Ailem… Onlar masummuş gibi gördüğüm her şey yalan olabilir mi?”
Sesindeki endişe, sorgu ve çıkmaz üçgeni Korhan’ın keyifli tebessümü karşısında ağırlaştı.
“Masumiyet, Eylül, çıkarların gölgesinde kaybolur. Senin yeminlerin başka insanların karanlık oyunlarına hizmet ediyor. Bunu bilmiyorsun, ama ben biliyorum.”
Eylül, kalbinde bir düğümün çözüldüğünü, bir baskının hafiflediğini hissetti. Bu baskı, kendi kendisinin yarattığı bir zincirdi aslında.
“Peki ya ben? Gerçekten bu yemine bağlı kalabilir miyim?” diye fısıldadı. “Ya kendi içimdeki savaş daha acı vericiyse?”
Korhan, adım adım yanına yaklaştı. Sanki her mesafe, aralarındaki bedensel değil, ruhsal uçurumu daha da derinleştiriyordu.
“Şunu anlamalısın ki, en büyük düşman dışardan gelmez, Eylül. En büyük düşman, senin içinde saklanandır. Senin kendi karanlığın.”
Eylül’in yüreği, ona kırgınlıkla bakan eski bir dostun soğukluğuyla titreyişini bastıramadı. Kendi içindeki korku, pişmanlık, hayal kırıklığı bir araya gelmiş, adeta bir fırtına gibi kalbini kavuruyordu.
Birden karar verdi. Kaçmak yoktu. Gerçeğe sonuna kadar bakacaktı. Korhan’ın elleri arasındaki dosyayı aldı titrek elleriyle, sayfaların arasındaki mürekkebin çığlığı kadar derin ve acı dolu her satırı okumaya başladı.
Cesaretin anlamını, kendi yemininde yitirdiğini hissetmek… Ve o an, hayatının en karanlık gerçekleriyle burun buruna geldi.
Çünkü anladı ki, dışardaki düşmanlar çoktan kendisiyle yaptığı savaşta kaybetmiş olabilir;
Ama asıl düşman onun içinde, kendi gölgesinde saklanıyordu.
Kulaklarında yankılanan sessizlik biraz daha ağırlaştı, koridorlardan süzülen soğuk rüzgar, kıyısında durdukları o çok ince çizgiyi sarsar gibi esti.
Ve tam o anda, dış kapının tokmağı aniden iki kez gürledi. Bir yankı, bir kısım zamanı durdurdu.
Eylül, Korhan’a değil, kendisine baktı.
Ve fısıldadı: “Artık yolun sonu burada mı?”
Kapı tekrar vuruldu. Bu kez Eylül’ün yüreğini paramparça edecek haberle...
To be continued…