Chapter 11
Kapıdaki ses, odanın ağır havasını delip geçmiş bir kurşun gibi çakıldı. Eylül’ün ciğerlerinde buz kesilmiş bir anda yavaş yavaş yükselen kışkırtıcı bir korku yankılandı. Elindeki klasörü, sanki hafifçe yanacağını hissediyormuş gibi, sıkıca kavradı. Korhan’ın gözleri karanlık bir göl gibi dalgalanıyor, sessiz sedasız ama kaşlarındaki sert kıvrım, içindeki tehdidin çığlığını duyuruyordu.
Kapı yavaşça aralandı. İçeriye adımları sağlam, tavrında hiçbir tereddüt olmayan ve Eylül’ü doğrudan süzen bir silüet girdi.
Ve o kişi... Melis’ti.
Eylül’ün kalbi çarptı. Yanındaki en güvendiği, en çocukluk yıllarından beri sırlarını paylaştığı, birlikte güldüğü, ağladığı o biri. Ama şimdi Melis’in soğuk bakışları arasındaki sessizlik, aralarında kıracak bir şeyin varlığının mührünü taşıyordu. Korhan ise hafifçe gülümsedi, derin bir zevkle konunun seyrini bekler gibiydi.
“Eylül...” dedi Melis, sesi nadiren duyulduğu kadar tok ve keskinti. “Bizi bekletme, lütfen.”
Eylül’nin kalbi bir burkuldu, sesi kırık çıktı: “Sen nasıl...?”
Melis bir adım öne çıktı, gözlerinde sinsi bir parıltı uçuştu. “Sen hâlâ anlamıyorsun demek... Arkadaşlık, dostluk... Hepsi sadece bir maskeydi.”
Eylül’nin nefesi tutuldu. O an, tüm yılların yalanları zihninde hızlı bir depo tren gibi geçti. Bir arkadaşının nasıl böyle olabilir? Nasıl böylesine derine sinsice yerleşebilirdi?
“Korhan’a bilgi sızdıran sensin... Sen ajan...”
Melis’in dudaklarında ince, acı bir gülümseme belirdi. “Doğru... Yaptığım iş bu. Ama unutma, benim de hesaplarım var. Hem Korhan’dan hem senden.”
“Peki neden? Neden bana bunu yapıyorsun?” Eylül’nün sesi parçalanıyordu; hem öfke, hem ihanetin derin acısı aynı anda kendini gösteriyordu. Yüzü titremeye başlamıştı.
“Çünkü...” Melis’in sesi yere çarpar gibi sertti, “İhanet, bazen sarılacak en yakın dostun kollarında başlar. Sen kendini çok özel sandın, Eylül. Ama böyle değil. Herkesin bir bedeli vardır. Benim bedelim, sana karşı başlamış bir oyun.”
Korhan bu sözlerin ardından hafifçe alkışladı, odada bıraktığı gıcırdayan sesi kesin ve ölümcül bir sessizlik takip etti.
“Bu sadece başlangıç,” dedi Melis alçak ve düşük bir sesle, “Senin yalanların dökülecek. Her şey ortada kalacak.”
Eylül büyük bir nefes aldı. İstemeden de olsa gözleri karardı, dudakları sıkıştı. İçinde bir yerlerde güç kıvılcımları belirmeye başladı.
“Bir dakika,” diye fısıldadı, öfkesine rağmen kontrolü elden bırakmadan, “Beni kullanıyorsun... Ama ben, senin karanlık planını bitiren kişi olacağım.”
Melis sırtını hafifçe geriye attı, “Kendine fazla güveniyorsun.”
Bir an için odanın köşesindeki saat tıkırdadı; zamanın ağır bir kambur gibi üzerlerine yığıldığı anlarda Eylül, kelimelerden daha derin bir ihanetin izlerini hissetti. Melis’in gözlerindeki sıradaki hamle, ilişkilerini tarihindeki yeni ve çok daha yıkıcı bir kırılmanın kapısını aralamaya başlamıştı.
Derin bir sessizlik, üçü arasında yükseldi. Sonra birdenbire...
Kapı tekrar sertçe çarptı.
Ve o anda, herkesle birlikte Eylül’nün kalbinin içinde yeni ihanetin kıvılcımı patladı.
---
Eylül’nin elleri hâlâ sıkıca yumrukluydu. Melis’in ihaneti zihninde yankılanırken, Korhan’ın pençesindeki gücün ve kendisine karşı örülen tuzakların ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Ama bir yandan, içindeki korku ve kırgınlığın yerini yavaşça bambaşka, ağır bir kararlılık aldı.
Kapının aralığından giren kişi kimdi? Ve bu yeni darbeyi kim vuracaktı?
Eylül, gözlerini kapının üzerindeki küçük pencereden ayırmadı.
Kaderin yeni şekilleneceği o an çok yakındı.