NoveliqaYemin Kırılamaz: Sonsuz Kaderin Savaşçıları / Kayıp Parça :0%
Log in

Chapter 9

Kayıp Parça

Kapı, usulca aralanırken üzerime çöken o anlık sessizlik, ciğerlerimi sıkıştıran bir buz kütlesi gibi bedenimi sardı. Soğuk rüzgar, odanın tozlu kokusunu savurdu, eski ahşabın çatlaklarında yankılanan ince bir hışırtıyla dans etti. Bir anlık tereddütten sonra, avuçlarımın içinde yanan o güç, kalbimin her atışında yankılanarak beni sarstı.

Ela, nefesini tutarak o soğukla yüzleşti. Ellerindeki titreme, zihninin karmaşasında yankılanan bir heyecan ve korkunun müthiş karışımıydı. Ses çıkaramazdı, çünkü sanki içeriden bir yerlerde yemin kırılmaya çok yakındı. O an, kendi iç dünyasının en derin karanlıklarında bir kapı aralanmıştı.

Gözlerini yavaşça kapattı. İçine çektiği havanın soğukluğu, boğazına kadar indiğinde tüm bedenini diken diken etti. Yemin… O güçlü söz yığını… Bir anda hafifçe çatırdadı, ama henüz onun kırıldığına inanacak kadar yıkıcı değildi. Değildi ama neden bu kadar kırılgan olduğunu anlamaya başlamıştı.

Yumuşak bir hışırtıyla kapı ardında bir gölge belirdi. Deniz Karabulut’un adı kulaklarında çınlamaya başladı. Sessizliği yırtan kargaşa, içinde bulunduğu kutuplaşmanın temelini oluşturuyordu. Deniz, her zamanki gibi sinsice, kelimelerle değil, gölgelerin ardındaki nesnelerle oynuyordu.

Ela’nın gözleri açıldı ama zihni hâlâ dağılmıştı. O an, hafızasının kıvrımlarında eksik kalan bir parçayı fark etti. Belki de bütün bu yemin, bu güç, bu savaş onun elinden kaçırdığı o gizemli parçaya bağlıydı. Kendi geçmişinde, muhafaza ettiği anılar arasında eksik bir şeyler vardı ve bu eksiklik, onun tüm gerçekliğini tehdit eden bir boşluk yaratıyordu.

Oturduğu koltuğun kanatlarına yaslanırken, soluk soluğa olan bu anın üzerine bastırmadan önce derin bir nefes aldı. Gözleri, odanın karanlık köşesine kaydı. Soğuk ışık, orada saklı kalmış küçük bir kutunun kenarlarında parıldıyordu. Kutunun üzerindeki o eski sembol, sanki doğrudan Deniz’in ruhundan fırlamış gibi karanlığa meydan okuyordu.

“Bu… ne olabilir?” diye mırıldandı kendi kendine, sesinde ince bir titreme vardı. O kutu, Deniz’in sakladığı hiçbir şey kadar sıradan değildi.

Gözlerini kısarak yaklaştı. Kutuyu ellerine aldığında, üzerine işlenmiş karmaşık desenler soğuk metalin üzerindeydi. Parmaklarının ucunda hissettiği titreşim, adeta kutunun içinde derin bir sır saklandığını fısıldıyordu.

Derin bir cesaretle kapağı araladı. İçinden çıkan nesne, küçük, parlak, ama üzerindeki eski kazıma işaretleriyle zamana meydan okuyan bir madalyondu. Madalyonun üzerinde, tanımlanamayan eski bir yazı vardı; adeta bir zamanlar kaybolmuş bir yemin sözcüğü gibi.

Ela’nın kalbi hızlandı. Madalyonu parmaklarının arasında çevirdikçe, sanki kendisini saran zincirleri birkaç milim daha gevşetiyordu. Ancak aynı zamanda kendi içindeki dengeler de tehlikeli bir biçimde sarsılıyordu.

Tam o sırada, kapının arkasından ince ama keskin bir ses duyuldu:

“Bu parçayı bulacağına inanıyor muydun, Ela?”

Elle madalyonu sıkarken arkasına döndü.

Deniz, karanlıkta gölgesiyle adeta zifir bir canavar gibi duruyordu. Gözlerinden akan sinsi bakış, sadece fiziksel varlığını değil, tüm karanlığını yayıyordu.

“Biliyordum,” dedi Deniz, alaycı ve soğuk bir tonda. “Yeminini koruma çaban, aslında zaten kaybettiğin bir savaşa dönüşüyor.” Ellerini cebine soktu, yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi. “Bu madalyonun sırrıyla seni alt edeceğim. Kendini korumaya çalışırken, kayıp parçanı bulamayacaksın.”

Ela, savaşa hazır bir komutan edasıyla gerildi. Omuzlarında ağır bir yük vardı ama direnişi yumuşak ve kararlıydı.

“Gerçekleri öğrenmek için hazır olmalısın, Deniz. Bu madalyon, bizim yeminimiz kadar eski ve kırılmaz.” Sesinde tanımlanamaz bir güç vardı; yeminini tutmanın ağırlığını taşır gibiydi.

Deniz, yavaşça yana kaydı. “O zaman başla ve gör bakalım, kayıp parçan seni özgür kılacak mı, yoksa tamamen yok mu edecek?”

Ela ise, o an karanlıkla aydınlık arasında titreyen sınırda, küçük madalyonu kalbinin yakınında tuttu. Kayıp parça, şimdi onun ellerindeydi; ama Deniz’in oyununu çözmeden önce yol uzun ve karanlıktı.

Ve tam o sırada…

Bir tıkırtı, kapı eşiğinde yankılandı.

Gözlerini kapıya dikti. İçeriden gelen o ses, zamanın akışını paramparça ediyordu. Gelen misafir, ya bir kurtuluş ya da bir lanet olacaktı.

Bir sonraki dakika, her şey değişecekti.

Ve işte, kayıp parça sonunda ortaya çıkmıştı. Ama daha büyük sırlar, daha karanlık oyunlar başlamaya hazırdı...