Chapter 8
Kapı, sessiz bir çığlık gibi aralandı. Uzanmış parmaklarımın titremesiyle doğrudan gözlerine baktım; o an sanki tüm zaman durdu. Deniz Karabulut… Yüzünde beklenmedik bir acı ve aynı zamanda keskin bir kararlılık vardı. Gözlerinin içinde dans eden o oynaşkan ve hırslı kıvılcımlar, yeminimi kırmanın ne pahasına olursa olsun gerçekleşeceğini anlatıyordu.
Nefesim boğuklaştı, kelimeler boğazımda düğümlendi. Günlük hala kucağımda, sayfaların arasındaki sır beni içine çağırıyor, ama şimdiye kadar asla açamadığım o kapı aralanıyordu. Deniz’in varlığı odayı anlık soğuttu; bedenimde donmuş buz zerrecikleri yürürken kalbim öylesine sert çarpıyordu ki, atışlarını kulaklarımda duyabiliyordum.
“Ela.” Sesi, rüzgârın ıslığı gibi alçak ve tehditkârdı. “Yeminini bozmaya hazır mısın? Bu işin sonu hiç hayal ettiğin gibi olmayacak.”
Gözlerimi kaçırmadan karşılık verdim. “O yemin, benim hayatımın kılıcı, Deniz. Onu bırakmam. Beni yıkmaya çalışsan da, vazgeçmem.”
Aramızdaki mesafe aniden kapandı; nefesi birden yüzüme kadar geldi, kasvetli bir sis gibi sarmaladı. Ellerini uzattı, parmakları günlüğe dokundu, yavaşça ama kararlılıkla çarptı kapağına.
Kalbim bir damla kan gibi çekildi. Sadece bir kelime söylemedim, ama tüm vücudum dirençle gerildi. O an ruhumun derinliklerinde yankılanan bir fırtına vardı; hem korku hem inat, içimde amansız bir savaş.
“Yemin zincirini kırmak senin için ne ifade ediyor, bir düşün bakalım...” diye alay ettikten sonra, deniz mavisi gözleriyle bana bakarken, içinde kırılması gereken sadece yemin değil, benim hayatımın kendisi vardı.
Sonra, parmakları küçücük bir kıpırtıyla günlüğe dokunurken aniden durdu.
Birden, günlüğün kapağındaki sembol hafifçe parladı. Işık, odanın loşluğunu yırtarcasına yayıldı. Büyülü, eski bir koruma işaretiydi. Deniz’in karanlık elleri aniden geriye çekildi, sürpriz bir hayret ifadesiyle geriledi.
“O... bu çok daha karmaşıkmış,” dedi, sesi kırıldı bir an. “Yeminini kırmak zannettiğimden zor.”
Gözlerimde şaşkınlıkla karışık ufak bir kıvılcım belirdi. Bu, sadece benim bir sözümden ibaret olmayabilirdi. Bu, yıllar önce karanlıkta atılmış, kan ve güçle sarmalanmış bir yemin zinciriydi. Ve şimdi, zincirin göstergesini tutan ben, kırılmanın ne denli tehlikeli olduğunu ilk defa hissediyordum.
“Bana herhangi bir kapıyı açabileceğini sandın, Deniz,” dedim, sesim sarsılmakla birlikte yumuşak ama netti. “Ama bu yemin seni geçer. Beni de.”
O anda, odanın atmosferi değişti. Ellerim, günlüğün üstündeki sembolün titreşimlerini hissettikçe, bir tür enerji bedenime yayıldı. Ani bir baş dönmesi ile doğruldum.
Deniz kötü niyetini bastıramayarak, öfkeyle hırıldandı: “Peki, yeminini kırmak için bu güçle savaşmayı göze alacak mısın?”
“Gerekirse ömrümün sonuna kadar,” dedim kararlı bir ifadeyle. “Sevdiklerimi ve kendimi korumak için.”
Ama sözlerimin ağırlığı henüz tam oturmuştu. O an, odamın dış kapısından yankılanan keskin bir tıklama sesiyle irkildim. Zihnimde tüm düşünceler aniden dağıldı. Deniz hızla dönüp kapıya koştu.
Kapının eşiğinde, yüzü ay ışığında puslu olan bir siluet belirdi. Zannedildiği kadar yakında olmayan, soğuk ve belirsiz bir tehdit.
“Kim o?” diye fısıldadım, duygularımın karmaşasında neredeyse kendime bile duyuramayarak.
Deniz, boynu bükük ama mıknatıs gibi büyülenmiş bir halde, sessiz kaldı. Sonra, derin bir nefes alıp, gözlerindeki tüm korku ve öfkeyi bastırarak, bana kahredici bir sır fısıldadı:
“Onu… yeminimize ortak etmeye geldiler.”
*
Ve ben, yemin zincirimin kırılmasının eşiğinde, ölüm ve kaderin tam ortasında, ne yapacağımı bilemeden donakalmıştım.
Kapı usulca aralandı. Arkasından gelen soğuk rüzgar, yaşanacakların ipucuydu.
— Yemin kırılmaya çok yakın... ve biz bundan sonra asla aynı olmayacağız.
Ve tam o sırada, elime geçen güç, sevincin ve felaketin kapısını araladı.