Chapter 4
---
“Arda…” diye fısıldadım. Sesi o kadar kısık, o kadar çaresizdi ki, sanki ağzımdan çıkan her kelime havada eriyip kaybolacak diye korktum. Karanlık odanın eşiğinde öylece donakalmıştım; kalbim göğsümde delice çarpıyor, nefesim düzensizdi. O an, kaybolan herkesin değil, sadece Arda’nın yankısıydı içimde.
Karanlığın içine baktım. Boşluk vardı. Boşluk, sadece siyah değil; içine çekip hapseden, nefes kesen bir soğukluk. Parlak şehir ışıklarının uzağında, zaman bir süreliğine donmuştu sanki. Öyle derin, öyle sessizdi ki, kendi kalp atışlarım orada yankılanıyordu.
“Arda,” dedim tekrar, bu sefer daha yüksek, tedirginlikle titreten bir sesle. “Neredesin?”
Ancak yanıt yoktu.
Yavaş yavaş, karanlıkta bir şeklin ufukta belirdiğini fark ettim. Gözlerimi kısarak ayırmaya çalıştım. Ama neyi görmek istediğimi bilmiyordum. Sadece… tanıdık bir yüz mu? Yoksa... sadece deliliğin bir oyunu mu?
O an, bedenim irkildi. Çabuk, kontrollü bir nefes alıp vermeye çalıştım ama boğazımda düğümlenen kelimeler, anılarla doldu; biri beni çağırıyordu sanki.
---
Kalbim hâlâ sıkışık, ellerim buz kesmişken evimin soğuk salonunda yürüyordum. Her adımda gari bir ses, eski ahşap döşemenin çatlamaları, geceye karışıyordu. Birden, göğsümü sıkıştıran o ilginç tuhaflık yeniden geldi. Duygular, anılar gibi önüme dökülmüştü; çocukluğumun o unutulmuş köşelerine doğru sürükleniyordum.
“Ela…” sesi yankılandı kulaklarımda. Kendi adımı mıydı bu yoksa bir başkasının sesinden çıkmış mıydı anlamadım. Kayıp gençlik günlerindeydim, zamanın kaçtığı bir çocukluk bahçesindeydim; ışıklar titreşiyor, yapraklar fısıldıyordu.
Ve o yüz... o tanıdık silüet. Henüz net değil, bulanık. İçi puslu bir rüyanın içinden uzanır gibi. Gri gözler, ince kaşlar. Deniz Karabulut’un yüzü.
Gözlerimi kapattım, hemen ama biraz daha sıkı. Göz kapaklarımın ardından o yüzü yakalamaya çalıştım. Ama beynim, hafızam direniyordu. Sanki bilinçaltım bir sır saklıyordu—ve ben sırrı kırmak için yemin etmiştim.
“Bu imkansız,” diye düşündüm kendi kendime. “Deniz… Benim düşmanım. Nasıl olabilir?”
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi açtığımda, odadaki ışıklar bana garip, daha az tanıdık geliyordu. Hala bir şeyler yanlış vardı.
---
Telefonum titredi. Ekranı hiç açmadan, kasıtlı olarak duraksadım. Bilmediğim mesajlar, görünmeyen gölgeler gibi hayatımın içine sızıyordu.
Mesajda yazan sadece tek bir kelimeydi: “Hatırla.”
Nefesim, karnımda bir kıvılcım gibi yayılmaya başladı.
Hatırlamak...
Hatırlamak neyi?
Deniz’in yüzü, o eski anılar, unutulmuş bir yemin, bir zaman uyumsuzluğu.
Kalbimden bir ağırlık kalkmıştı ama yerini yeni bir ağırlık alıyordu. Bir yük... Beklenmedik, karanlık ve ağır.
---
O an kapı çaldı.
Öyle ani, öyle keskinti ki, tüm vücudum dondu. Ellerim terledi. Yavaşça kapıya yürüdüm, adımlarımı saydım; üç, dört, beş. Kapının arkasında bir nefes, bir yumuşak ayak sesi…
“Nasılsın, Ela?” diye bir ses duyuldu.
Ardından tanıdık, tehditkâr bir kahkaha.
Deniz.
---
Kendimi savunmasız hissediyordum. Fakat aynı zamanda o yüz—çocukluk hayaletim—akıllı ve sessizce fısıldıyordu:
“Bunu hatırlamalısın. Yemin sadece kelimelerden ibaret değil, onunla örülü kader… Ve bizimle ilgili her şey burada başladı.”
Kapının arkasından gelen o karanlık ses, hapsolmuş geçmişin gölgesini yanıma getirdi.
Ve ben anlamaya başladım.
“Gizli bağ...”
Yıllar sonra, kader yeniden örülüyordu.
---
Kapıya doğru uzandığımda, kalbim dale dalga çarparken, tam kapıyı açmak üzereyken…
Birden ışıklar titredi.
Ve her şey dondu.
---
Sonraki sayfaya hazır mısın? Sırlar, yeminler ve yıkımların kapısı aralanıyor. Gözlerini kırpma… Çünkü tüm gerçek, tam şimdi ortaya çıkacak.