Chapter 5
“Mira…”
Sözcük bir bıçak gibi yanağımdan süzüldü; ortamda bir sıcaklık yavaşça yok oldu, yerine soğuk, reçineleşmiş bir bekleyiş yayıldı.
Kalbimin ritmi bozuldu; göğsümde bir çekirdek gibi sallandı, sonra deli bir tıkanma, nefes borumun kenarlarına çivi gibi battı.
Kapı pervazındaki karanlık çizgiler daha da keskinleşti. Dışardan gelen ayak sesleri birer istiflenmiş taş gibi koridorda vurdu. İmplantımın içinden tekrar, daha yakın, daha hırıltılı bir fısıltı geçti—adımın içine sanki bir parmak çizildi.
Burnuma yağmurun yılanvari kokusu geldi; dışarıda caddeler üzerindeki neonlar şekil değiştiriyor, yağmur damlaları lambalara vurdukça küçük, kızıl yaralar açılıyordu.
Bir avuçluğa sığan karanlıkta, apartman lambasının titremesiyle çarpan gölgeler, sanki ajanların omuzlarında yürüyordu.
“Leyla,” diye fısıldadım. Dudaklarım isimle kirlenince, sanki o küçük söz bir kapıyı araladı.
Bir gölge pencere kenarından eğildi; yüzü ıslaktı, saçının uçları teller gibi yapışmıştı. Leyla içeri sarktığında gülümsemesi savaştan yeni çıkmış bir cerrah gibi keskin, ama gözlerinin dibinde yorgun bir yangın vardı.
“Çabuk,” dedi Leyla. Nefesine sigara karışmıştı; elindeki küçük projektörün soğuk ışığı yüzümde bir ölüm ilanı gibi oynadı. “Onlar dışarıda değil daha da yakın. Hakan’ın adamları artık kişisel geliyor, Mira.”
Sesi, kapının arkasındaki adımlara karşın bir örtü gibi gergindi. Gözlerine baktım; onlarda suçluluk yoktu, sadece hesabı tutulmuş bir kararın ağır bastığı kesinlik vardı.
“Bana yardım et,” diyebildim. Cümle boğazımdan bir taş geçer gibi kırık çıktı.
Leyla ellerini cebine attı, çıkardığı küçük cihazı masanın üzerine fırlattı; metalin yüzeyinde yıpranmış etiketler, eski ağ isimleri yazıyordu. “Sığınak hatları,” dedi. Kelimeler odaya çakıldı, çiviler gibi. “Eğer hâlâ kaçmak istiyorsan, buralar.”
Sığınak hatları—bir zamanlar başlı başına bir efsaneydi. Kulisler, kirli radyolar ve el yapımı kablolarla örülmüş, Argos’un ağından bağımsız bir yaşam ağı. Leyla’nın sesi, yıllar sonra ilk defa o kelimeyi duyduğum anda bir çocukluğun pisliğini kazıdı: saklanma, oyun, kaçış.
Ayağa kalktım. Bacaklarım hâlâ titriyordu; kalbim göğüs kafesime bir yumruk gibi vuruyordu. Yürürken ayak tabanlarımın altında zemin çıtırdadı, sanki ben değil de şehir yürüyordu ve beni sürükledi.
Dışarıda yağmur bir perde gibi yırtıldı. Sokaklar bir araya yapışmış paltolar, duman tüten cep mutfakları ve hologram reklamların yansıttığı sahnelerden başka bir şey değildi. Üst katmanlardan gelen hidrojen arabalarının ışıkları, alt katların sokak lambalarına çarpıp kırılıyor, yerel müzik tankerlerinin bas notaları çukurlardan yükseliyordu.
Ajanların ışıkları ara sokaklarda birer uzun saplı böcek gibi yankılandı. Biz bir köprü altı pazarı takip ederek ilerledik—karton kutular, paslı bisiklet çerçeveleri, eskimiş robot parçaları. Leyla hızla yürüyordu; belindeki çantadan bir parça kablo sarkıyordu, arada bir elimle yakaladım.
“Sen nereye saklıyorsun beni?” diye sordum. Sesi, dişlerimin arasından çıkmış bir merakla doluydu.
Leyla omuz silkti. “Eski bir bakım galerisi. Argos’un fiber hatlarının altından geçer. Hatlar bizi bulamaz. Ama dikkat et—sistem daha önce olduğundan farklı. Hakan’ın adamları bir iz bırakıyorlar; implant tarayıcılar, öyle sıradan değil.”
Koridorun sonunda bir bakır kapı vardı; paslanmış, menteşesinde dişler çürümüş. Leyla parmakla kodu çaldı—ritmik, eskimiş tuş vuruşları. Kapı bir öksürük sesi gibi aralandı ve içine girdik.
İçerisi soğuktu; metal ve yağın kokusu bastırıyordu. Duvarlar eski panellerle kaplıydı; her biri üst üste yapılmış küçük leke ve çiziklerle hikâye anlatıyordu. Asansör boşluğuna benzeyen bir oyuk, tabana kadar iniyordu. Aşağı doğru, sığınak hatlarına inildiğini hissettim.
“Bunlar arasında durma,” dedi Leyla. “Sığınak hatları yalnızca bir yere değil—biri diğerine bakarken öteki susar. Olabildiğince hızlı yürü.”
Lambanın ışığı titredi. Biz adımladıkça duvarlarda kâğıt tirajları, eski radyo posterleri ve bir zamanların protesto afişleri soldu. Bir ses duyuldu; iki kat aşağıdan yankılanan bir davul gibiydi. Arada bir uzaktan bir drone uğultusu geçti, ama bizim içimize kadar ulaşmıyordu.
Yeraltı geçidinin sonunda Leyla bir kapı daha açtı. Bu kapı sızıntı yapmayan bir dünyaya geçişti; içeri girdiğimiz an hava değişti—daha sıcak, daha yoğun bir elektrik var. İçerde bir masa, etrafında dağınık ekranlar ve teller. Duvarlarda küçük kovanlar gibi düğmeler, antenler sıralanmıştı. Bir köşede bronzlaşmış bir çaydanlık ıslık çalıyor gibiydi.
Leyla beni odaya itti. Gözlerinde artık başka bir şüphe değil, kardeşçe bir koruma vardı.
“Bağlanacağız,” dedi. Sesi sakin, ama altında bir volkanın derinliği vardı. “Benim ağıma değil. Eski hatlara giriyoruz. Komplektlerimiz hâlâ offline. Senin implantın anonim değil; ama ilk bağlantı, onu izole etmemize izin verir.”
“Eğer beni takip ederlerse?” diye sordum. Soru sahte bir cesaretle sarılıyordu, altında bir ölüm korkusu hırıltısı vardı.
Leyla ellerini yüzüme değdirdi. Parmağı çenesimi havaya kaldırdı; parmakları sıcak ve yağlıydı. “Seni takip ederlerse, cesaretin kâğıt olur. Ama senin yanında benim gibi biri varsa, o kâğıt ateş olur.” Gülümsemesi bir an için kayboldu; gözlerinin kenarında eski bir yarık gözüktü. “Ayrıca,” diye ekledi sessizce, “benim yüzüm borçlu Mira. Bir zamanlar sen beni uyandırdın.”
O küçük itiraf, odaya bir ağırlık bıraktı. Önceki hayatımızın minik bir parçası, ikimizin de unutmaya çalıştığı bir detay, şimdi bir tezahürat gibi saklıydı.
Leyla bana bir koltuk gösterdi. Koltuğun arkasında birkaç ince kablo, küçük metal contalar vardı. Yanında bir cüppe şeklinde bir aparat duruyordu—eski moda, analog, ama sağlam. Leyla o aparattan bir boru çıkardı; küçük, dişli bir uç Mira'nın implant portuyla birleşecek şekilde tasarlanmıştı.
“Bu eski yöntem,” dedi. “Argos’un güncellenmiş protokolleriyle konuşmaz. Senden gelecek sinyal, ilk olarak buradan geçecek, sonra hat hatlarına dağıtılacak. Bizim aracımız—sığınak hatları—şifreyi yutacak ve tekrar verecek. Ama uyanış kodu… o farklı. O sadece veri değil; birer duygu taşıyor. Hazır mısın?”
Hazır değildim. Nefesim kesilmişti ama cesaretimi kemirmeyecek kadar uzun zamanım yoktu.
“Hazırım,” dedim. Sesim içinde bir tel kopmuştu, ama durdu.
Leyla index parmağıyla birkaç düğmeye dokundu. Ekranlar birbirine karıştı; renkler bir yıldırım şeridi gibi sıçradı. Bir hub ve eski tip terminal açıldı. Hat hatları yerleştirildi; bir ağ görseli, içinde çarpık noktalar, birbirine düğümlenmiş yollar.
Koltuğun kenarına bağlandım. Yüzüme soğuk metal bir yastık değdi. Leyla elindeki kabloları bağlarken parmakları terliydi, ama hareketleri kesin ve hızlıydı. Bir saatçi hassasiyeti.
İmplantımın kenarına gelen muşambalı kapak açıldığında, içinden hafif bir ışık sızdı; gözlerim ona kilitlenince geçmiş bir rüya gibi acı bir anı yüzüme çakıldı. Dudaklarım kurudu.
“Başlıyorum,” dedi Leyla. Parmağı terminalde dolaştı ve eski bir analog tuş takımına bastı. Sistem bir an için duraksadı; sonra bir uğultu yayıldı, kabloların arasında küçük bir kalabalık gibi.
İmplantın fısıltısı dondu. Öyle ince bir fark vardı ki, sesin yerine anında bir boşluk dolar gibi oldu. Kalbimin atışı boşluğa çarpan bir çekiç gibi sesiyle beni korkuttu.
Leyla gözlerini kapadı. Terin damlaları alnından kulağına aktı. “Şimdi,” diye fısıldadı. “Sığınak hatlarına giriyoruz. Kafanı boş tut.”
Kafam boştu. Başımın içinde eski çocuk şarkıları, kaybolmuş bir kardeşin adı, ve ondan kalan bir oyuncak araba dönüp duruyordu. Vücudumun her köşesinden bakır bir gerilim geçti. Ekranlarda dalga formları yükselip alçaldı; Leyla’nın yüzünde kırmızı ve yeşil ışıkların dansı aynalandı.
Sistem bağlandı. İlk an bir sabit ses, sonra bir akustik rüzgâr. Ekranlar birer birer opak bir harita çizdi; biraz yağ lekesi, biraz cam üzerindeki kondens gibi.
Harita… dokununca kayıyordu; Argos’un çarpık topografisi, köprüler, su kanalları, üst katmanların hava yolları, altıncı bölgenin frenleriyle çizilmişti. Hat hatları bir ağ biçiminde, bir mozaiğin kirli damarı gibi haritayı örmüştü.
Ve sonra haritanın ortasında bir nokta parladı. İlk başta tek bir küçük ışık parçası gibiydi. Sonra, ekranda opak bir kutu kendini açtı; içinde bir koordinat belirdi—soğuk, ankastre, ve tanıdık.
Gözlerim koordinata takıldı. Rakamlardan birinin silikliği bile tanıdık geliyordu; o rakam benim çocukluğumun bir nesnesi, bir adresin kalıntısıydı. Nefesim bir iniş hattına tutuldu; ciğerlerim içinde bir çekiç gibi çarptı.
Ekrandaki koordinat sabit kaldı. Öyle bir sessizlik yayıldı ki, Leyla’nın dişlerinin tıkırtısı bile ekranda yankılanıyordu.
Koordinat ekranda yanıp söndü: 41.01…