NoveliqaUyanış Kodu: Argos / İhanet Kokan Dostluk :0%
Log in

Chapter 17

İhanet Kokan Dostluk

Ekranın HAKAN yazısı gözümün içine saplanmış cam parçası gibiydi; soğuk, kenarlı ve geri dönülmez.

Sanki odanın nefesi kesildi. Lehim dumanı, yağlı bezin kokusu ve dışarıdaki metruk yağmurun çeliğe çarpma ritmi bir an için yok oldu. Parmaklarımın ucundaki titreme, anahtarın kenarında bir karınca ordusu gibi dolaştı.

Ben nefesimi tuttum. Nefes tutmanın nasıl bir centilmenlik olduğunu bilirdim; kalp ritmini duymaz, düşünceleri yavaşlatır. Ama kalp hâlâ bir tencere kapağı gibi çarpıyordu; her toklukta geçmişten bir iz, kardeşimin adı, Hakan'ın gölgesi.

Ekranın köşesinden bir bildirim pırıltısı düştü. Küçük, neredeyse masum; ama içindeki veri damgası sıcaklığı hemen yayıyordu. "Bağlantı: Onaylı - Kaynak: Leyla.S - Hedef: KARDINAL/ARGOSNODE/0892."

Göğsümün içinde bir şey soğudu. Leyla.S... Ekranın harfleri arasında tırnak içindeki ismi okumak, bir hançerin kaburgama girip yavaşça çevrilmesi gibiydi.

Leyla. O, benim tamircilik yapmayı, el becerilerimi öğreten, gecelerde sokak pazarlarında birlikte yemek yediğimiz, yağlı mendillerini bana veren Leyla. Saçlarını sürekli tokayla ören, gözlerinin kenarındaki gülme çizgilerini saklamayan Leyla.

Cihaz başka kayıtları da açtı. Kısa, sıkıştırılmış paketler; 03:12'de "konum güncellemesi", 04:01'de "aktif gözetim başlatıldı", 06:42'de "koruma modülesi: devreye alındı". Her satır Mira.Y-Asset olarak işaretlenmişti.

Ellerimin arasındaki anahtar bir an için ağırlaştı. Bileğimdeki implantın ucu hafifçe ısındı; sistem beni tanıyor, beni izliyordu. Birden odanın kapısı açıldı. Kapının eşiğinden içeri Leyla girdi; yağmurun ıslattığı kot ceketi omuzlarına yapışmıştı. Bir elinde termos, öteki cebinde küçük bir paket.

Gülüşü alışılmıştı; bir yorgunluk çizgisi vardı ama gözlerinde her zamanki keskinlik duruyordu.

"Ne oldu?" dedi, sopranoya kaçan bir yorgunlukla. "Geç mi geldin?"

Soru masumdu. Yüzünde hiçbir şey belirmemiş gibi; ya da belirmemiş gibi görünmeye çalışıyordu.

Ekranın kaydını hızla kapatmaya çalıştım ama parmaklarım bir süre sensörün üzerinde kaldı, titreyen bir balerin gibi. İçimden bir ses, o kaydın sadece başlangıç olduğunu fısıldadı.

"Bir şey var." Sözlerim kuru bir tel sesi gibi düştü. "Neden Kardinal sunucularıyla iletişimin var?"

Leyla bir an dondu. Termosun kapağını çevirirken parmaklarının ucu terledi. O ter, camda küçük bir bulut bıraktı.

"Ne saçmalıyorsun Mira?" dedi. Sesi normalden biraz daha yüksek çıktı. Bir insanın savunma mekanizması, sanki beyninin sahte bir gülümseme programı başlatmıştı.

"Kaynak: Leyla.S. Zaman damgaları, koruma modülü, asset... Hangi oyunda oynuyorsun?" Dedim. Sesim ince bir çelik tel gibiydi; kırılma noktasına yaklaşan bir çalgı.

Leyla gözlerini kaçırdı. Dudaklarının bir köşesi istemsizce titredi; yüzünde birkaç saniyeliğine bir gölge geçti. Zaman o gölgenin içini doldurdu, geçmiş geceler bir seans gibi gözümün önünden geçti: onun bana vida öğrettiği, bana çay ısmarladığı, uyuşturucu tacirlerinden kılıç gibi keskin sözlerle koruduğu anlar.

"Ben... Mira." Leyla'nın sesi kırıntılara bölündü. "Bunu açıklayabilirim."

Açıklama, kurşun deliklerini tamir eden bir yağ bezine benzer; sadece görünüşü düzeltir, gerçeği onarmaz. Ama yüzünde bir gerilim vardı; gözleri bir kapıya bakar gibi dalıp çıkıyor, içeri girip çıkarken birileri tarafından izleniyordu.

"Sanırım açıklaman gerekiyor." Adım bir adım yaklaştı. Acı bir tat dilimde belirdi; tuzluydı. "Neden bana yalan söyledin? Neden seni koruyan birinin adını ekranımda görmeliyim Leyla? Neden Kardinal?"

Leyla ellerini teslim edercesine havaya kaldırdı. Termostan bir çay dökülmüş gibi bir buhâr yükseldi. Nefesi titriyordu; boğazında bir düğüm. Kıyafetinin kolu bir an kaydı ve içindeki küçük, parlak bir şey parladı: kırmızı bir amblem, kuşun kanatlarını andıran geometrik bir logo. Kardinal'ın amblemi.

Gözlerim onu yutmak istemişçesine büyüdü. Amblem o kadar küçük ve o kadar nettı ki, algımı yırtan bir delik açtı.

"Bu... nasıl?" Olduğum yerde durdum. Elleri yağlı aletlerle kirlenmiş bir tamirciydim ama şimdi ellerimi dizlerime bastırarak dizlerimin sarsıldığını hissettim.

Leyla's face, for the first time, shed all pretense. "Söylemiştim sana, Mira." Her voice was a thin thread. "Şu şehirde sözde dostluklar... hep kırılgan. Senin canın önemliydi." She swallowed. The syllables were cut, rehearsed and raw.

"Sen benim canımsın," I said, the words small, as if offering a match to a flood. "Sana güvendim Leyla. Sana her şeyi söyledim."

She laughed, a sudden dry laugh that had no warmth. "Sen bana her şeyi söyledin çünkü beni kardeşin gibi gördün Mira. Ben de seni korudum. Öyle değil mi?"

There was a pause. Outside, a delivery drone traced the skyline like a slow, indifferent mosquito. The rain picked up on the tubular roads, a percussive drum that matched the tick of my heartbeat.

"Korudun mu?" I repeated. The word hung between us like a ledger.

Leyla took a step closer, and I smelled her—cigarette smoke and lemon oil, the fixtures of her person. Her hand brushed the bench, then the tool-laden tray, fingers lingering as if retrieving a memory.

"Bak," she said, her voice small and urgent. "Bana güvenmesi kolay olmadığını biliyorum. Ama seni kaybedersem—" She stopped. Her eyes became something like glass, reflecting me back at different ages.

"Kim için çalışıyorsun Leyla?" I asked, each syllable a flint strike. "Kardinal için mi? Hakan için mi? Yoksa... başka biri mi?"

Leyla's mouth formed the words slowly, with an effort that looked like physical labor. "Seni korumak için..." Her jaw tightened. "Çalıştım."

The air withdrew. For a moment the workshop lost its edges; the light smeared. The sentence should have fixed everything. It did not. It dissolved it into more questions.

My fingers closed on the wrench beside me. The metal sang—cold, familiar, comforting. I did not swing.

"You lied," I said, voice low. "Or you didn't tell me the truth. Either way, you deceived me."

Leyla's hands flew to her chest as if to press her words in. "Mira," she said. "Ash... all those nights, the watch outside the market, the messages I had to delete—"

"You deleted them? For whom?" I cut her off. "Nice words, Leyla. They can patch broken circuits, but I've seen too many patched circuits explode."

Her lips trembled. "Sometimes you have to feed a snake to keep it from eating the whole coop," she said. The metaphor was violent and crude, but her voice carried desperation, not malice.

"Which snake, Leyla?" I demanded. "You mean Hakan's system? Kardinal? Or someone else hiding under their feathers?"

Her eyes darted to the window as if expecting a shadow to answer. The neon outside flickered—an advertisement for memory chips promising "Ebedi Hatıra. Güvenli Paylaşım." The promise was a lie smeared in chrome.

"Senin açık bulunduğun her modül bir tehlikeydı." Leyla said finally. "Uyanış kodu... Hakan için bir felaket olabilir. Sen... senin yeteneğin bir gecede milyonları özgür bırakabilir, ya da milyonları yok edebilir."

She didn't say it like a strategist; she said it like someone repeating a mantra she had been told to believe.

"So you worked for the person who would rather silence me than let me choose?" My voice broke. "You made deals to keep me alive?"

"No." Leyla's face was a mixture of pleading and iron. "Ben... ben istemedim. Ama seni kaybettirmemek için bir yol buldum."

Her hands found the amblem at her sleeve. She pulled it out slowly, like removing a splinter. The red emblem shimmered—a hawk with circuitry for feathers. "Bunlar bir yalan değil," she said. "Ama senin düşündüğün gibi değil."

"Nasıl değil?" I asked. My throat had gone dry.

"Onlar bana bir görev verdiler." She looked up finally, meeting my eyes. "Ama görev benim paramdan, benim kararlarımdan daha büyüktü. Bana... sana zarar gelmemesi için bazı şeyler yapmam söylendi."

"Kim söyledi Leyla? Hakan mı?" I couldn't stop the tremor. "Kardinal mı? Yoksa... başka bir güç mü?"

She closed her eyes, and the whole room seemed to exhale. When she opened them, there was a fatigue in them that ages the young. Bloodshot rims, and something like shame.

"I can't tell you everything," she whispered. "I signed things, Mira. I swore protection. They gave me access to monitor you, to intercept threats."

"Tehditleri kim gönderiyordu?" I pressed. "Kardinal mı? Şirket mi? Hakan mı?

"Her şey… karışık." Leyla's words came out like fractured glass. "Bazen bilgiler Kardinal'in kanallarından geçti. Bazen... başka hatlar vardı. Arada 'bağımsız' bir ağ, Argos'un kendi gönüllüleriyle bağlantılı. Ağın içinde, beni yöneten bir kişi oldu."

"Ara ağ mı?" The phrase tasted like rust. "Ne demek 'beni yöneten bir kişi'?"

"Bir kod isim vardı," Leyla said, and her mouth made the syllables like pulling teeth. "VEKİL."

"Vekil?" I echoed.

"Hayır, gerçek adını bilmiyorum." She smiled for the first time, but it was a cracked, fragile smile. "Ama bana diyorlardı ki 'Mira'yı koru. Gerekirse kandır.'"

I felt the floor tilt. My knees nearly buckled. "Kandır?" The word tore out of me. "Sen beni kandırdın."

"Ben..." Leyla's hand flew to my arm, pressing so hard that the skin whitened. "Seni korumak için yaptım. Söz veriyorum, Mira. Senin ölmeni göremedim. Onlar dediler ki eğer ben seni sabit tutamazsam, Hakan seni yok edecek. Ben... seçim yaptım."

The workbench, the oily rags, the smell of solder—these mundane constellations once anchored me. Now they floated in a sea of doubt.

"Seçim mi?" I repeated. Her fingers were warm on my skin, but warmth had become another language. "Sen hangi tarafındın Leyla? Kimin ajanıydın?"

She flinched, and for a second I saw the child she must have been, shoulders hunched under someone else's rule. "Bana dediler, Mira." She whispered. "Seni korumak için çalıştım."

The words landed like a drop of acid. They were a sentence and a confession and a lie at once.

I searched her face for a crack—something that would tell me the truth. Her pupils were dilated, the whites bloodshot. A tremor passed through her jaw. She was impossible to read; like code encrypted with intent.

"Senin için ne yaptılar?" I asked. "Neler biliyorsun? Hakan'ın planı ne? Argos'un ne niyeti var? Ve özellikle—benim kardeşimle ilgili ne biliyorsun?"

Leyla's gaze flew away. Her hand moved to her pocket, fingers fumbling. She hesitated, then pulled out a small datapuck. Its surface glowed dimly, and when she held it out, the light painted her knuckles in a sickly blue.

"Bu—bunu sana vermeyecektim ama..." Her voice broke. "Ama belki artık bilmeyi hak ediyorsun."

I took the puck with shaking fingers. The screen on it pulsed once, then a single line scrawled across in a cold font: PROTOKOL 17 - ASSET: MIRAYLDZ - AUTHORIZED: LEYLA.S - HANDLER: ???

Handler: ???

The last field was blank, a deliberate omission, or an erasure. My mouth went dry.

"Handler yok mu?" I murmured.

"No." Leyla's voice was a whisper. "Vekil var. Ama adı yok. Onlar bana onu 'Koruyucu' dediler, ama ben hiç... ben hiç ona yüzünü görmedim."

"So who are you protecting me from, Leyla?" I said, each word like pulling a trigger. "Hakan mı? Yani Kardinal mı? Yoksa kendi kendine mi hükmediyorsun?"

She stepped forward, closing the distance between us. Her breath smelled faintly of citrus and smoke. Close enough now I could see the tremor in her lower lip, the tiny scar along her eyebrow where a childhood knife had scored her.

"Seni korumak için çalıştım," she said.

Her voice was steady, not triumphant, but unyielding. The phrase unfurled like a flag. It was an answer, but not the kind the world wanted. It was a shield raised against the storm.

I stared at her. The datapuck's little light beat like a second, mechanical heart. Outside, the neon bled into the rain, and Argos hummed—oblivious, omniscient, hungry.

In that breath, the room split into before and after. Before: Leyla, the friend who handed me spanners and gossip. After: Leyla, whose hands had held me like an asset.

"Senin için mi çalıştın Leyla?" I asked again, softer, as if repeating might make the world tilt back into shape.

"Seni korumak için çalıştım." Her affirmation landed like a bell, halting and resonant.

Ama kimin için?