Chapter 13
Oda, o cümlenin gölgesinden yeni çıkmış gibiydi; her eşya biraz daha solgun, hava biraz daha ağırdı. Mira, göğsünde bir şeyin incecik cam gibi çatladığını hissetti; nefesi düzensiz, parmakları buz gibi. Anının çerçevesi yamulmuştu—bembeyaz bir laboratuvar, bir barkod, bir kadın ve bir dosya—ve o imge, göz kapaklarının arkasında yeniden yankılanıyordu.
Atölyenin kapısı kapandıktan sonra uzun bir süre kimse konuşmadı. Motor yağının, deniz tuzunun ve sigara külleriyle bulanmış eski çeliğin kokusu arasında Mira, yerdeki paslı somunlara baktı. Bu somunlar onun hayatının gerçek parçaları mıydı, yoksa etrafına serpiştirilmiş kurmaca bir setin unsurları mıydı—bunu bilmiyordu artık.
“Gidiyoruz.” diye fısıldadı Aylin. Sesinde acele ve profesyonellik vardı; elleri hep aynı ritimde çalışmış, hafifçe titreyen bir teknik uzmanın sesi. Mira başını salladı; tek kelimeyle onaylamak, dünyayı yerli yerine koymazdı ama ilerlemek gerekiyordu.
Sokaklara çıktıktan sonra yağmur karşılarını aldı. Neonun çürük pembesi, su damlalarının yüzeyinde kırıldı; yansımalarda yüzler uzadı. Alt katmanların kokusu—kızartma yağı, ıslak karton, insan teri—burnuna çarptı. Her adım, hafızasının üst katmanlarından birinin soyulup düştüğü hissini kuvvetlendiriyordu.
Gizli laboratuvar, duran tren raylarının altındaki bir depo bölümündeydi. Kapı eskiydi; kapandığında menteşelerin inceden ciyaklaması, paslı bir kemik gibi duyuldu. İçerisi, el işi elektronik ve çürük kabloların düzenli kaosu; duvarlarda eski korporasyon plaketlerinin çakıl taşına dönmüş kopyaları asılıydı.
Aylin, Mira'yı metal bir koltuğa yönlendirdi. Koltuğun baş desteği, ince teller ve küçük iğnelerle döşenmişti; soğuk jel, enseye ve şakaklara sürüldü. Mira jeli hissettiğinde, ağzının içinde garip bir tat belirdi—pillerin ve antiseptiklerin keskin bulantısı.
“Hazır mısın?” diye sordu Aylin. Gözleri, karanlık bir ekranda nabız rytmini izliyordu; ekranın köşesinde küçük bir kırmızı nokta atıyordu. Mira cevap vermedi; yalnızca omuzlarını indirdi. Hazır değil miydi? Belki asla.
Teller ensesine dokundu; küçük bir elektrik uykusu geçti dalgalar halinde. İlk görüntü, annesinin sesiyle geldi—donuk, uzak ama tanıdık. Annesi bir şeyler mırıldanıyordu; kelimeler deniz sesiyle karıştı ve Mira aniden beş yaşındaydı; dizlerinin üstünde yağlı krep, yüzü sıcak ve yağlı.
Ekranlarda anılar kayan cam tabaklar gibi döküldü. Pazar yerindeki tezgahlar, kardeşinin kahkahası, küçük bir elin onun eline sıkıca yapışması. Mira başta rahatladı; tanıdıklık bir zırh gibiydi. Ama Aylin'in parmakları ekranda ritmik bir biçimde gezindikçe, bir etiket çıktı: "OVERLAY DETECTED."
Aylin dudaklarını sıktı. “Kapaklı bir katman var. Görünüşte orijinal, ama altında başka bir yapı yatıyor.” dedi. Sesi hiç empati barındırmıyordu; sadece bir hata raporu okuyormuş gibiydi.
Mira gözlerini kapadı. Kardeşinin kahkahası bir anda değişti; ahenk bozuldu ve—ezberlediği bir melodi değildi artık—çiğ, bir ses kaydının tekrarlanması gibi. Anılar, içinden geçirilmiş bir şeffaflık filminin altında titriyordu.
“Sen... bunun ne anlama geldiğini söylüyor musun?” Mira sordu. Cümlesi havada asılı kaldı; kelimeler küçük cam parçalarına bölünmüştü.
Aylin, birkaç komut verdi; ekranlarda kodlar dans etti. “Bunlar fabrikasyon.” dedi, net ve acımasız. “Ama tamamı değil. Bazıları orijinal sinyallerin içine enjekte edilmiş sentetik çekirdekler. Yani… sana gösterilen bazı şeyler gerçek, ama etrafı, bağlamı, sebepleri sonradan örülmüş.”
Mira parmaklarıyla yatağın kenarını sıkı sıkıya kavradı. Bir şeyi kaybetmek başka bir şeydi; ama birinin senin çocukluğunu, acını, sevincini başkasının kararlarına göre yeniden yazmış olması—bu, kemiklerine kadar sızan bir soğukluk üretti.
“İyi, burada durma.” dedi Aylin. “Derin sese aç.” diye ekledi ve bir komut daha. Ekranlarda görüntüler döndü; laboratuvar imgesi geri geldi—bembeyaz, klimalı, steril. Bu kez daha net: bir barkod, bir kadın; kadın dosyayı açarken bir etiket görünüyordu: PROT•ECHO•03.
Mira'nın nefesi kesildi. O barkodun resmini, birkaç saniye önce kendi zihninin uçuşan çerçevesinde görmüştü; şimdi dijital olarak parlıyordu. Kendi anısı, cihaza girmiş ve kendi kendine sorgulanmıştı.
“Bu kim?” diye sordu Mira feci bir açıklama beklercesine. Ekranda duran kadının yüzü bulanıklaştırılmıştı; ancak arkasındaki tabelada "ARGOS BIO" kelimelerinin solgun bir izi vardı.
Aylin, ekranın altındaki bir filtreyi kaldırdı. “Argos Biogenesis'in gizli modülü var.” dedi. “Resmi kayıtlarda böyle bir şey yok; ama fısıltı düzeyinde veriler var. Bu… üretimde prototipler, sentetik bilinç denemeleri.”
Mira’ın başı dönmeye başladı. Sentetik bilinç—kayıp kardeşinin adı bir anda aklından kaydı; elindeki oyuncak araba, parmak izleri, onun tüm küçük ritüelleri—bunlar bir mühendislik denemesi miydi?
“Yani kardeşim—” Mira cümlesini bitiremeden boğuldu. “Bu, o benim kardeşim değil demek mi?”
Aylin ekranı büyüttü; veri katmanları açıldı. “Dikkatli ol,” dedi. “Buradaki sinyal iki katmanlı. İlk katman senin gerçek anılarını kapsıyor—o zamanlar neden burada olduğuna dair bazı gerçek parçalar. İkinci katman ise… tasarım. İsimler, anılar, bağlar… programlanmış. Ve bir etiket daha var: 'Prototip Kopya.'”
Mira, ensesine kadar buzlanmış bir boşluğa düştü. Gözlerinin önünde kardeşinin yüzü, oyuncak arabasının lastiklerine sürtünerek kayıyor; gülüşü bir hoparlörün tekrarındaki bozulma gibi yankılanıyordu.
“Prototip kopya mı?” diye tekrar etti. Sesinde bir çocukça inat, bir yetişkinin çaresizliği karıştı. “Peki… gerçek olan kısım hangisi?”
Aylin bir an için sustu; parmakları ekranda durdu. “Gerçek olan... duyguların, bazı duyusal ipuçlarının kalıntıları olabilir.” dedi. “Ama özgün bilinç hakikaten farklı bir şey. Burada gördüğümüz 'kardeş' daha çok bir şablon; bir deneysel bilinç parçası. Yani evet—kayıp kardeşin senin zihninde var, ama kökeni biyolojik değil; laboratuvar kökenli olabilir.”
Mira’ın kalbi, göğsünün içinde bilinmeyen bir ritme geçti. Bütün çocukluk fotoğrafları, annesinin hafifçe yamulmuş sesi, sokak köprüsünün altındaki yazılar—hepsi bir düzenin parçası mıydı? Kendini sorgulamak, alt toprağın çürük olduğunu öğrenmek gibiydi; her adımın altında boşluk hissediyordu.
“Argos Biogenesis…” Mira fısıldadı. Söylemesi bile tuhaftı, sanki isim havaya asılı bir damga vuruyordu. Aylin, bir dosya açtı; içinde bir barkodun dijital kopyası ve bir dizi koordinat vardı. Ekranların soğuk ışığı Mira'nın yüzünü beyaz bir maskeye çevirdi.
“Burada bir kayıt var.” dedi Aylin. “Prototipler numaralandırılmış. 03, 04, 07… bunlar laboratuvar numaraları. Ve—” parmağı bir satırı işaret etti—“bir taşıma manifestosu.”
Mira, istemsizce parmak uçlarını dudaklarına götürdü. Bir taşıma manifestosu, bir gönderinin yerini gösteriyordu. Gönderen: Argos Biogenesis. Alıcı: Unknown / Storage Bay 17-Δ.
O an bir düğmenin kopması gibi içi boşaldı. Bay 17-Δ—söylemesi bile zordu; ama kulağa gerçek, mekanik, elle tutulur bir yeri çağrıştırıyordu. “Depo—” diye başladı Mira. “Evet.” diye onayladı Aylin. “Fiziksel bir yer. Haritada görünür. Fakat…” Aylin'in sesi alçaldı. “Şifrelenmiş. Koruma katmanları Argos'un iç ağı seviyesinde. Girebilmemiz için geçici admin elini kırmam lazım. Bu bir iz bırakır.”
Mira'ın düşündüğü tek şey vardı; kimden kaçtığı veya ne kadar kayıp olduğu değil. Kardeşinin—prototipin—nerede olduğuydu. Ellerinin titremesi artık korkudan değil, kararlılıktan kaynaklanıyordu.
Kapıda, metal bir çarpma sesi duyuldu. Ses küçük ama netti; depo kapısının arka tarafında bir şey hareket etmiş gibiydi. Aylin anında ayaktaydı; gözleri bir refleksle Mira'ya döndü.
“Kardinal izleme protokollerini sıklaştırdı.” dedi Aylin, nefesini tutup ekledi. “Bu tip veritabanı sorguları Argos'un dikkatini çeker. Senin durumun—seninle bağlantılı her şey—şimdi daha kırılgan.”
Mira, kabloların görüntülerinde kalan kardeşinin yüzüne baktı. Eğer o gerçek bir prototipse, bir yerlerde soğuk bir metal kutunun içinde, ya da raflarda sessizce bekleyen bir çarpıcı bellek dizisiyle yaşıyordu. Eğer o gerçek bir insansa—eğer o bir çocuğun teninde nefes alıyorsa—bu onu umutsuzca kontrol etmek anlamına gelirdi.
Aylin, ekranda bir komut yazarken Mira'ya baktı. “Barkodun son kısmı bir depo kodu gösteriyor.” dedi. “Ama tam koordinatı alabilmem için Argos iç ağına dalmam gerekecek. O ağ—Hakan Kardinal onun bekçisi. Bu işe başlarsam, iz bırakırız.”
Mira yalnızca bir kelime söyledi; kelimesi tuzlu suya batmış bir demir parçası gibi soğuktu. “Nerede?”
Aylin, parmaklarını tuşlara bastı; ekran bir an için flulaştı, sonra yeniden geldi. Ekranda beliren birkaç satır, Mira'nın gözlerini yakaladı. “Storage Bay 17-Δ,” dedi Aylin, sonra durdu. “Ama aradaki bağlantı... kırık. Tam konumu tamamlayamıyorum. Bir parça eksik.”
Mira'ın ciğerlerinde tuhaf bir sıkışma oldu. Eksik parça. Yarım bir harita. Tam da olması gerektiği gibi, trajedinin en kesif kısmı. Ona ne kadar yakınsa o kadar ulaşılmazdı.
Dışarıda yağmur şiddetini artırdı; metal üzerindeki damlalar ritmik bir tokat gibi tavanı dövdü. Aylin başını eğdi; ekrandaki bilgiler hızla akmaya başladı, sonra aniden dondu. Bir hata kodu parladı: AUTH-LOCK.
Kapıda tekrar bir ses — bu kez daha kuvvetli; birisinin elleriyle metal yüzeyi çekmesi gibiydi. Aylin gözleriyle kapıya yöneldi, içindeki alarmı fark etmişti. “Zamanımız daralıyor.” dedi. “Tam konumu çözmeden Argos onu taşıdıysak...”
Mira dişlerini sıktı; bir taş gibi sertleşti. Kafasında bir soru yankılandı: Kayıp kardeş gerçek değil, prototip olabilir—peki o prototip nerede?
Soru odanın içinde yavaşça asılı kaldı, yağmurun cadde taşı ile konuştuğu gibi soğuk ve kesin. Aylin parmaklarını bir kez daha tuşlara koydu; ekran bir satır daha verdi—barkodun altındaki bir dizi karakter belirdi. “PROT•ECHO•03 — TRS-17 Δ — TRANSIT LOG: INCOMPLETE. LAST KNOWN: ARGOS CORE. WAIT—”
Ve o anda, ekran bir elektrik dalgası gibi söndü. Sistemin kalbi bir an için durdu; karanlık, Mira'nın yüzünü bir maske gibi kapladı. Kapı, içeriden gelen bir tıkırtıyla yavaşça oynadı.
Mira, dudaklarını kapatan teraporunu yırttı; gözlerinin içine yağmur damlaları gibi soru düştü. Kayıp kardeş gerçek değil miydi? Prototipse—nerede saklanıyordu? Argos Core içinde miydi, yoksa çok daha yakında—tam şu kapının arkasında—mı?
Kapı, bir gölgenin konturunu verecek kadar aralandı. Ve Mira, yüreğinin en derin yerine saplanan o soruyu tekrar etti, ama bu kez sanki cevap duymak için boğazını açtı: “O prototip nerede?”