NoveliqaUtanç Mührü: Kovulan Dahinin Dönüşü / Ajanın Maskesi :0%
Log in

Chapter 9

Ajanın Maskesi

“Kader benim, Eren. Ve şimdi…”

Sözler kor gibi boğazında kaldı. Vael’in fısıltısı, taş sütunların arasına sinmiş olan o soğuk havayı daha da dondurdu; odanın taş zeminine yayılan gölgeler ayaklarıma dolandı.

Nefesimi tuttuğum an, göğsümün içinde bir şey kıvılcım saçtı — eski bir alarm, uzun zamandır susturulmuş bir makinanın ilk çarpışı gibi. Parmak uçlarımda titreşim, dilimde metal tadı. Gözümün kenarında eskimiş bir fotoğrafın köşesi belirdi; o gece, kapı aralandığında olanlar. Bir kez daha aynı döngünün içine sokulmak mıydı beni bekleyen?

Vael arkasını döndü. Pelerininin içinden sarkan işlenmiş bir mühür, loş ışıkta birkaç saniye için parladı; bir hükümdarın rahat nefesi gibi. “Ya teslim olursun,” dedi Vael, “ya yok edersin kendini.”

Sözler keskin bir bıçak gibiydi ama ben zaten yaralanmıştım. Yara kabuk bağlamıştı; altında ise bir felaket büyüyordu. Konuşmadım. Konuşmak, odaya yeni bir silah koymak gibiydi.

Kapı kilitlenir kilitlenmez çıktım. Merdivenleri iki adımda indirdim; Vael’in odasından çıkanların fısıltıları arkama karıştı. Şehir üzerindeki sis, ayaklarımın altında patina gibi esnedi; köprülerin metal kasnağından gelen titreşimler kulaklarımda çınladı. Hâlâ içimde bir plan yoktu, yalnızca gereklilik vardı: bir müttefik.

Atölyeye girdiğimde kristallerin altından yükselen sıcak hava yüzüme vurdu. Aletlerin, yarım devrilmiş düzeneklerin ve demir toplayıcıların karışımı bir koku vardı; yağ, oksit, az miktarda yanan bitki reçinesi. Eski bir canlı makinanın —Atto’nun— kalp ritmi odanın içinden yankılanıyordu. Atto, metal kaburgalarını hafifçe açıp kapatıyor, işlenmiş bir sis çıkarıyordu; bir tür kemikten yapılmış fısıltı.

"Geç kaldın," dedi bir ses arkadan.

Aras'ı görmem yalnızca gözlerimin kayışıyla oldu. Uzun, siyah atkısını başına doğru çekmiş, yüzü gölgelerle oynamaktaydı. Gözleri, gençliğinin köşesinden geçen bir başka şey tarafından sertleşmişti — öfke, korku ve açgözlü bir umut. Çenesinde eski bir yara vardı; konuştuğunda o yara kasıldı.

"Vael ile ne oldu?" dedi Aras, sanki cevap beklemiyormuş gibi. Sesinde çabuk bir kontrol vardı; sınanmış bir tellerin sivri notası.

Sürekli başkalarının oyunlarına dönmeyecektim. “Trendeki taşlar yer değiştirdi,” dedim. “Ya sen, Aras? Hala aynı çocuk musun yoksa Konsey’in dama taşlarından biri mi oldun?”

Aras alaycı bir kahkaha attı; gülüşü sert rüzgârla sürüklenen bir mıknatıs gibiydi. "Senin bana verdiğin çekiçle bir evi tamir ettim, Eren," dedi. "Konsey bana bir mühür verdi; bir taburdan sipariş aldım. Ama öğle yemeğinde, bir kadının gözleri vardı — eski bir koridordan kaçmış, elinde küçük bir bebek. Bir emir yerine onun yüreğine baktım. O güne kadar, kimse bana böyle bakmamıştı."

Gözleri anlık yumuşadı. Sonra geri döndü: "Sana gelmemin nedeni bu. Yazdıklarının yarattığı şeyi gördüm. Kendi ellerinle çürümüş bir yalanı teşhir etme niyetindesin. Ben de istiyorum. Ama önce—"

Sözünü kestim. Güven, Akhara'da bankada saklanan bir şey değil; köprülerde rüzgârla sallanan bir bayrak gibiydi: ya uçup gidecek ya da şiddetle kopacaktı.

"Test," dedim. "Basit bir test."

Aras burun kıvırdı. "Basit mi? Konsey basit testleri sevmez."

"Basit ama tehlikeli." Cümlelerimi dikkatle seçtim. "Batı Kapısı'ndaki öncü kampını biliyorsun. Demir Ağzı diyorlar. Orada bir posta kutusu var — parlak bir kutu; İçişleri birimi taşıma mührünü oraya bırakıyor. O mühür, içindeki genetik yankılarla birlikte Konsey ajanlarını tanımlar. Onu çalman gerek. Getir. Eğer getirirsen, hem senin cesaretini hem de gizlilik kapasiteni görürüm."

Aras gözlerinin köşesinden beni tarttı. "Bunu istiyorsun çünkü mührün kimden geldiğini görmek istiyorsun. Eğer Konsey'e bağlıysa, seni ele verebilir. Eğer değilse, onlara çalınmış bir mühür nasıl ulaştı diye sorarlar."

Ellerimi cebime attım; Utanç Mührü'nden gelen bir anı gibi soğuk bir boşluk hissettim. Onu göstermeyecektim. Bunun bir test olduğunu arzu ediyordum; Aras’ın sınırı, seçimiydi. "Aynı nedenlerle istiyorum," dedim. "Ve bir de… güven kazanmak istiyorum. Kendimi ispat et."

Aras'ın alnındaki kılcal damarlar şişti. Gözleri küçüldü ama ağız kenarı bir an olsun titredi. "Peki," dedi sonunda. "Tamam. Ama bu tek seferlik bir kredi değil."

"Tek seferlik değilse, Elin var," diye karşılık verdim. "Geri dönersen, sana daha fazlasını anlatırım. Geri dönmezsen, seni aramayacağım."

Hazırlığı hızlı oldu. Aras, eski bir asker pelerini gibi asılı duran bir şeyi çekip aldı; içinden dar, esnek bir parça çıkardı — üzeri yağlı deriyle kaplı, içinde basit bir karıştırıcı. Bir çeşit sahte kimlik paketi hazırladığı belli oluyordu. Üzerine gece boyu işe yarayacak kirler sürmüştü; yüzüne bir kat kömür sürdü; gözlerinin etrafını kararttı. Kemerine küçük bir şifreci düğümü taktım: Atto’nun kalp atışına duyarlı bir frekans bozucu. Eğer işler çok daralsa, düğmeyi basacak, Atto'nun frekansı kısa süreliğine bir örtü sağlayacaktı.

"Babamı hatırlatıyorsun," dedi Aras, elindeki düğümü çevirirken. "O da bu tür gece görevlerini yapardı. Hep dönerdi. Sonra bir gece dönmedi."

Sesi kırıldı. Bir an için gençliğinin arkaik ağırlığı omuzlarına çöktü. Ben de bir şey kaybetmiştim; isimleri, yüzleri yitik bir caddeyle akıp gitmişti. Konuşmadım. Sözler, bir silah gibi rastgele ateşlenmemeliydi.

"Yoldan sapma," dedim sadece. "Bir kadını ya da çocuğu görürsen, al. Rapor etme ama al. Savaş her şeyi garanti etmez ama bir hayat kurtarmak, intikamın gölgesinden bir kapı açar."

Aras başını salladı. Gözlerinde bir şey parladı; genç bir adamın ilk kez kendi ölümünü kendi seçtiği bir an.

Akşam karanlığı şehrin üzerine çöktü. Köprü platformlarından birinin gölgesinde Aras silüet oldu; bir anda kayboldu, sis onu yuttu. Beklemek, bir makinanın soğuması gibiydi: gergin, uzun ve içini kemiren bir sessizlik. Atto’nun ritmi bir tempo tuttu; aletler arızalı bir orkestranın enstrümanları gibiydi.

Bekleme sırasında atölyedeki eski çizimleri karıştırdım; "Mührün Kodu"nun bir parçasına dair notlar. Her harf bir kilit; her kilit bir sırrın yünündeydi. Eline bir ip verdim, Aras onu çekerse beni bir yere götürebilirdi. Gelmezse, ip kopardı ve ben yalnız kalırdım.

Saatler ilerledikçe yağmur başladı. Damlaların cam üzerine ritmik vuruşu, akşamın kalanı gibi parçalandı. Birkaç kere kapı çaldı; her seferinde içim seken bir taş gibi kaldı. Sonunda, gece yarısında, kapı hafifçe tıklandı — neredeyse tüy değmiş gibi. Atto derin bir nefes aldı; sis daha yoğunlaştı.

Kapıyı açtığımda Aras vardı. Giysileri çamurla karışmış, elinde küçük bir sandık tutuyordu. Yüzünde bir yorgunluk haritası; gözlerinin altında mor bir gölge. Bana bakışının içindeki korku, artık gençliğinden çıkmış bir cesaretle karışmıştı.

"Getirdim," dedi. Sesinde bir kabullenme tonu vardı. "Ama… yolumda bir kadın vardı. Küçük bir kız. Onu aldım."

Ben daha fazla soru sormadan sandığı itti. Aras'ın elleri titriyordu; parmak uçlarında sanki bir şeyleri kaybetmiş olmanın uyuşukluğu vardı.

"Kontrol edeceğim," dedim. Sandığı açtım. İçinde bir dizi mühür, kağıt parçaları ve bir küçük metal disk vardı — Konsey mühürlerinin soğuk refleksiyle parlıyordu. Ellerim diskten kaçtı; ona yaklaşırken Atto’nun ritmi bir ton geriledi, sanki uyarı veriyordu. Disk, bizimle konuşan bir şey değildi. Sadece amaçlarına uygun bir simgeydi: güç, kimlik, tehdit.

Aras arkama geçti; nefesi duvarın dokusuna yapışmış gibiydi. "Başka bir şey," dedi. "Onlar... bir grup çocuk vardı. Savaş kamplarında kullanılmışlar. Birisi bana, 'Neden bizim gibiler savaşmaz?' diye sordu. Ne cevap verebilirsin ona?"

Soru, bir bıçakla saplanan bir çocuk eli gibi acıttı. Cevaplarım hazır değildi. O an anladım ki onun testi sadece bir mühür almak değildi; bu bir vicdan sınavıydı. Kendimi korumak için yaptığım her hesap, başka bir masumun hayatını merkeze alıyordu.

"Onlar satılıyor," dedim en sonunda. "Kaderimiz, başkalarının seçtikleriyle örülmüş. Ama eğer birini alıp sırtına asarsan, o kadının senin yükünü izlemesine izin verme. O yükten güç alınmaz. Onu koru."

Aras başını salladı, gözlerinden bir damla birikmişti; ancak gece ona izin vermedi. O, zaten çok şey kaybetmişti; benim tutkumsa çok daha fazlasını kaybetmek üzeriydi.

"Bir şey daha var," dedi ve cebine elini attı. Hareketinin hızı, onun eğitimli ellerinin bir iziydi. Cebinden küçük bir parça çıkardı; küçük, düz bir metal yüzey. Ellerimi uzattım — hafifçe, temkinli. Ama Aras geri çekildi.

"Bu senin testin," dedi. "Sen istedin. Ben getirdim. Şimdi sen güvenini göster."

Saatin tik takı yerde yankılandı. Atto bir nefes daha aldı; kristaller sessizce titredi. Aras parmağıyla metalin kenarına bastı. Ağır bir sessizlik çöktü; her şey nefesini tuttu.

Parmağı metalin kenarından kaydı; o küçük disk tanıdık bir sembol taşıyordu—Konsey’in pırıl pırıl damgası. Aras'ın elindeki parça soğuktu, ama soğuğun altında bir sıcaklık yükseldi; adeta küçük bir kalp atışı gibi.

"Burada," dedi Aras. Gözleri bana baktı; içinde hem bir zafer hem bir itiraf vardı. "Getirdim."

Elleri cebine doğru tekrar daldı. Parmağı metalin kenarında dolaştı, soğuyan hava parmak izlerini aldı. İçimde bilinen bir dürtü kıpırdadı: şimdi görecektim; şimdi öğrenecektim. Aras ayrıca bir harekete hazırdı; sanki gecenin öte tarafından bir bekleyiş vardı.

Elini daha derin itti. Parmağının ucunda bir şey daha vardı — yuvarlak, ince ve o kadar iyi polisajlanmış ki üzerinde işlenmiş bir sima göze çarpıyordu. Konsey mühürlerinden biri mi, yoksa farklı bir şey mi? Parmağı ayırdığında ışık, metalin yüzeyinde bir çizgi çizdi; küçük bir işaret belirdi.

Tam o anda kapı bir şiddetli vuruşla çarptı. Dışarıdan bir fısıltı geldi; ardından ikinci bir vuruş, daha yüksek. Aras durdu. Ben durdum. Atto'nun ritmi hızlandı; kristallerde sanki küçük cam parçaları titredi.

Aras cebinden çıkardığı şeyi tam olarak bana göstermek üzereydi. Parmağı metalden kaydı, yüzeyi belirdi ve ben o metalin üzerindeki sembolü görmemek için kendimi zorlayamadım.

Ama görülmeden, duyulmadan, her şey bir anda susmuştu. Aras'ın parmağı metalden çekildi. Disk, küçük bir tık sesiyle serbest kaldı.

"Kapı!" diye bağırdım.

Aras yüzünde bir ifade geçirdi; gözleri karanlıktan gelen bir yanılsamayla daraldı. Cebinden çıkardığı şeyi havaya kaldırdı — parmaklarındaki titreme yeni bir anlam taşıyordu.

Parmağının ucunda, küçük, soğuk ve Parlak bir mühür vardı; kenarında Konsey’in üç dişi vardı.

Aras cebinden çıkardığı şeyi bana doğru çekti. Elleri terliydi, yüzünde teslim olmuş bir mahcubiyet.

Tam o anda Aras parmağını diskten ayırdı ve cebine doğru sürme hareketi yaptı.

Kapı tekrar vurduruldu; bu kez daha sertti.

Aras cebine dokundu. Parmağı metalle buluştu. Diskin kenarı çıplak parmağa değmişti; yüzeyin soğuğu derinlere işledi.

Ben adımı attım, bir şey söyleyecektim; ama sözcükler boğazımda takıldı. Dışarıdaki vuruşlar daha da şiddetlendi. Atto'nun ritmi bir alarm şarkısına benzemeye başladı.

Aras, cebine daha derin baktı; parmağı hareket etti — ve o an, bütün odanın nefesi kesildi.