NoveliqaUtanç Mührü: Kovulan Dahinin Dönüşü / Eski Dostun Yeni Yüzü :0%
Log in

Chapter 3

Eski Dostun Yeni Yüzü

Eren donmuş halde kalakaldı; dünya etrafında dönmeye devam ediyordu ama o yalnızca o anda vardı — çocuğun yüzü, bir mumun kor halindeki alevi, kelimelerin boğuk çarpması. Soğuk, göğsüne bir çivi gibi saplanmıştı; nefesi dar, parmakları hâlâ titriyordu.

Karanlıkta bir şey hırıltılı bir şekilde soludu; uzak bir yaşlı makinenin motoru, köprü ayaklarının derinlerinde, metal göğsünü vuran ritmik bir vuruntu gibiydi. Sis lambalarının sarı alevi, ıslak kaldırım taşlarında sıçrayan kıvrımlı gölgeler çiziyordu. Bir koku vardı; yağ ve kurumuş nane, Leyla'ya ait eski bir hatıra gibi.

Arkasından gelen ayak sesleri tanıdıktı. Hafif, dengeli, yılların birlikte yürüdüğü bir yolda atılan adımların ritmi. Eren dönmedi. Yine de anladı; ses bir isim çağırıyordu.

— Eren.

Ses tam bir zamanlama. Çenesi kaskatı kesildi; o isimten önceki görüntüler savruldu, karıştı. Leyla’nın sesi. Bir zamanlar birlikte taktıkları botların pas sesini hatırlatan bir tını.

Dönünce onu gördü. Leyla, gecenin gri ceketiyle, kolunun içindeki alet çantasıyla duruyordu. Yüzünde zamanın çizdiği ince haritalar vardı ama gözleri hâlâ eskisi gibi keskin, eski dostun gözleri. Saçları omzunun üstünde, birkaç telinde metal bir tel örgüsü — Akhara sokaklarının modası değil, bir mühendislik işaretiydi: hayatta kalma izleri.

Leyla’nın burnunu kıran bir yara izi vardı; soldan sağa geçen bir çalışma kazasından kalma. Eren bir an bu küçük detayı izledi. Tüm hafıza pencereleri bir anda açıldı: atölyeler, geçici çerçeveler, gecenin üçünde fırtınada bir makineyi söküp takışları. Bir çocuk gibi sevinmişlerdi bir şey icat ettikçe.

— Ne oldu? — Leyla sordu, sesi sıcaktı ama altında yavaş bir çelişki titreşti. — Yüzün neden bembeyaz?

Eren hâlâ konuşamadı. İçinde bir şey çökmüştü; ismin o yerde asılı kalışı bir iğne gibi boynuna batıyordu. Birkaç saniye sonra çıkardığı ses bir fısıltıydı.

— O isim... orada… — kelimeler ağzında uğradı.

Leyla yaklaşırken, çantadan küçük bir alet çıkardı; parmaklarına oturan, kompakt bir görüntüleyiciydi. Ekranı karanlığa rağmen hafifçe parıldadı. Kabe dişlilerinden gelen bir durgun tıkırtı, çantanın deri kokusuyla karıştı.

— Bahsettiğin isim? — dedi Leyla. — Konsey'in kayıtlarında mı gördün, yoksa... — kelimesini bitirmeden durdu. Gözleri, Eren’in ellerine, onun avuç içindeki boşluğa dikkat çekti. — Senin yüzünde bir mühür var hâlâ. Biliyorum.

Eren irkildi. Yüzünde geçmişten kalan, seramikten yapılmış bir damga, "Utanç Mührü"nün izleri. Klanın onu kovduğu o gece yüzüne yapıştırılanda, bazılarının o mührün sırları olduğuna dair fısıltıları olmuştu. Eren biliyordu; mührün koduna dair küçük parçalar damgada gizliydi, giyildiği bir onursuzluk değil, bir anahtar olabilirdi.

Leyla’nın nefesi hafifçe kesildi; gözlerinin içindeki ışık daraldı.

— Sen... — dedi, kelimelerinin arasına mesafe koyarak. — Savaştan sonra seni görmüştüm. Akademi'nin bir yanında, bir kadın seni tanıdı ve... söylenti yayıldı. Konsey durur mu hiç? Özellikle Vael Kor durur mu?

Eren’in kalbi sıkıştı. Vael Kor'un adı hava gibi yumuşakça şaraplandı etrafta; onu söylediğinizde duvarların arkasındaki koridorlar titreşiyordu. Vael, düzenin simgesi, gücün dokunuşu. Adının anılması bile sokak köpeklerini ürkütüyordu.

— Beni kim gördü? — Eren sordu. Sesi alçalıp yükseliyor, her heceyi tartıyordu. — Kime söylediler?

Leyla’a bakışından bir anlık acı geçti. Kaşının bir kısmı yükseldi; parmağıyla cihazı hafifçe çevirdi.

— Önce bana sordular. Bana... Konsey’in yeni bir üyesi olduğunu söylediler. "İçlerinden biri değil, ama onlara yardım edebilecek biri." — Gülümsemesi gerçek bir gülümseme değildi. — Öyle söylediler. Sana bakmayı istediler çünkü seni tanıyorum.

Eren’in aklında eski bir fotoğraf canlandı: Leyla ve Eren, yağlı ellerle, bir metal levha üstünde notlar alıyorlar; arkamızdaki pencere Akhara'nın sisine açılıyor. Fotoğrafın kenarında "Geri döneceğiz" yazılıydı, ironik bir umut.

— Neden geldin? — Eren sordu, sesinde suçlama vardı. — Konsey için mi, yoksa kendi merakın için mi?

Leyla dudaklarını ısırdı. Parmak uçları bir an durakladı; sonra hızlıca hareket etti, küçük bir alev çıtırtısı çaldı. Elleri hâlâ becerikliydi; çocukluk günlerinden kalma bir alışkanlıktı.

— Herkesin bir sınırı vardır, Eren. Benim sınırım, gerçeği kontrol altında tutmak oldu. — Sözleri, soğuk bir mantıkla törpülenmişti. — Ama aynı zamanda, seninle ilgili hâlâ bir parça merhamet var. O parça, beni buraya getirdi.

Eren içeriği görünür bir tebessümle karşıladı ama gülüşü derin bir yara gibi bir an içinde söndü.

— Merhamet? Konseyin dilinde merhamet, çoğunlukla gölgede bir bıçağa dönüşür.

Leyla bakışlarını kaçırdı. Gözlerinin bir köşesinde bir anlık kızarıklık belirdi; sonra yeniden sertleşti.

— Vael seni istiyor mu? — dedi Leyla, sesi ipli bir tel gibi gerildi. — Yoksa seni köşede bir anı olarak mı saklamak istiyorlar? Bazen geçmiş, onları hatırlatmak için kullanılır. Bazen de silinmesi gereken bir leke...

Eren bir adım yaklaşmak istedi ama bacağında ani bir güç sızısı hissetti, eski yarasının hatırlatıcısı. O gün sürgün edildiğinde yerinden sürüklenmişti; bedeninin o bölgesi hâlâ acıdan titriyordu.

— Beni ne istiyorlar? — Eren sordu. — Mührü benden almak mı? Kodu senden mi biliyorsun? Leyla, artık işaretler herkesin hayatını değiştirebiliyor.

Leyla gülümsedi; bu sefer gülüşünde acıdan çok bir şey hissedildi: hesaplaşma. Cebinden küçük bir parşömen çıkardı; köşesi yıpranmış, üzerine eski bir yazıyla bir sembol çizilmişti; Eren'in göğsünde attığı yere saplanan o sembol. Leyla parşömeni ona doğru tuttu.

— Bana haftalar önce geldi. Konseyden bir görevli. İçinde seninle ilgili notlar vardı: "Sürgün, şüpheli davranışlar, mühür." — Kağıdı iki parmağıyla hafifçe buruşturdu. — "Mührün Kodu ve kişinin içinde taşıdığı anılar arasında bir bağlantı var." Senin adınla ilgili birkaç satır. Konsey bunun peşinde.

Eren'in kalp atışları davula dönüşmüştü. Bir düşünce kafasının içinde tırmandı; eğer Leyla gerçekten Konsey adına gelmişse, o an Eren'in üzerine çöken sisin ortasında duruyordu. Leyla'nın elindeki parşömenin sıcaklığı, gerçek bir karar anının ateşindeydi.

— Peki ya sen? — dedi Eren, sesi kısılmadan önce kendini tuttu. — Gerçekten beni korumak için mi geldin, yoksa beni yakalamak için mi?

Leyla bakışlarını uzaklara çevirdi. Köprünün altından geçen bir "yaşayan makinenin" motorunun derin uğultusu kulaklarına vurdu; metal kabuktan çıkan nemli buhar, geceye karıştı. Leyla bir an tereddüt etti; omzunun üstünde eski bir yara izi daha belirdi, çantanın kayışından çıkan koyu bir leke.

— Bazen korumakla yakalamak aynı çizgiye oturur, Eren. — dedi, sözcükler ağır ağır sallandı. — Sana ihanet etmek, seni bitirir. Seni korumak, beni öldürebilir. İkisi de bir seçim.

Eren adımlarını daha da yakınlaştırdı. Yüzündeki gerginlik katman katman açılıyordu; eskiden birlikte güldükleri küçük şeyler şimdi silah gibi geldi.

— Hatırlıyor musun ilk gecemizi? — sordu Eren, sesi eski bir şarkının satırı gibi yıpranmış. — Yağmur vardı. Biz o makineyi çalıştırdığımızda yağmur bizimle dans etti. Sen ellerini kirletmiştin, ben ayağımı kana bulamıştım... Sonra sen benimle "asla kimseye söyleme" diyordu. Niye unuttun?

Leyla gözlerini kapattı. Hücre hücre bir anı daha geldi: gençlikleri, umutları, bir gece bir çatı üstünde yıldızlara bakarken verdikleri basit söz. Onların sözü, aynı zamanda bir gizlinin ilk kurallarıydı.

— Unutmadım. — fısıldadı Leyla. — Ama zaman unutturur ya da unutturulacak şeyleri öğretir. Ben öğretildim. Bazen, bir şeyi unutmuş gibi yaparsın ki diğerleri daha az sorgulasın.

Eren gülümsemeye çalıştı; yüzünde bir acı kıvrımı oluştu.

— Peki ya o çocuk? O geceki çocuğun yüzü? — diye sordu. — Senin elindeyken onu gördüm gibi geliyor.

Leyla gözlerini açtı. Bir an için titredi; gözlerinin içinde bir parıltı, bir suç, bir kayıp. Eren, onun yüzündeki değişimi gördü — eskiden tanıdığı Leyla’dan bambaşka bir Leyla.

— O çocuk... — Leyla başladı. Ardından ağzını kapadı. Dudakları arasından çıkan her kelime bir hesap soruyordu.

İkisi arasında bir sessizlik çöktü. Sis, lambaların ucunda bir duman gibi dolanıyordu. Uzaktan bir çocuk ağlaması gibi sarsıntılı, boğuk bir ses geldi ve aniden kesildi. Eren'in elleri, avuç içleri terli, gözleri Leyla'nın yüzüne kilitli.

— Bana bir şey göster, Eren. — Leyla dedi. Sesi bir komut gibi netti. — Gerçekten güvenilir misin?

Eren hemen ellerini cebine attı. Mührün kenarı oradaki kumaşta hala küçük bir koku bırakıyordu; seramik soğukluğu. Göğsünde bir düğmeymiş gibi çarpan bir utanç vardı, ama aynı zamanda o mührün içinde saklı bir şey olduğunun da farkındaydı: bir anahtar parçası. Gösteremezdi; o mührü çözmek gerekiyordu ve her çözüm bir bedel isterdi.

Leyla daha da yaklaştı. Gözleri, Eren’in gözlerinin rengine odaklandı; eski bir sırdaşı gibi okumaya çalışıyordu. Bir teknisyen gibi. Bir yargıç gibi.

— Eğer beni kandırırsan, seni vereceğim. — Leyla fısıldadı. — Eğer yanıtlarsan ve doğruysa... belki de gizli kalır. Belki de.

Eren bir ölçüde ne yapacağını bildi; söylememesi gereken sırlar, söylemesi gereken küçük gerçekler. Onun için her sözcük bir tuzaktı.

— Bana o gece ne olduğunu söylememi mi istiyorsun? — dedi Eren. Sesinde acı vardı; aynı zamanda bir meydan okuma.

Leyla başını hafifçe eğdi. Dudaklarının kenarı titredi; cebinden küçük bir şey çıkardı — bir sinyal cihazı, küçük, küt, bir parmak büyüklüğünde. Üzerine ince bir çizikle bir sembol kazınmıştı: Konsey’in işareti.

Eren kalbindeki bir şey dondu. Leyla onu gösteriyordu.

— Bu benim güvencem. — Leyla söyledi. — Eğer doğruyu söylersen, bu şeyi kırarım. Eğer yalan söyle, bu sinyal Konsey'e gider.

Eren gözlerini kısarak baktı. Sinirleri hafifçe lif lif geriliyordu. Bir anın içinde her şey netleşti: Leyla'nın yeni yüzü, Konsey’in gölgesi, Vael Kor'un adının yankısı. Ve o küçük cihaz, bir hüküm gibi.

— Ve sen? — dedi Eren, kelimesi bir damla tuz gibi. — Sen kırıp verecek misin?

Leyla cihazı elinde çevirdi. Parmak uçları titriyordu ama yüzüne çökmüş bir kararlılık vardı. Sanki bir hesaplaşma anındaydı; geçmiş ve şimdi birbirine değiyordu.

— Eğer seni korursam, kendimi de korurum belki. — Leyla söyledi. — Ama korumak, bazen korunanın özgürlüğünü sınırlamak demektir. Bilmiyorum Eren. Bilmiyorum artık hangisi daha ağır.

Eren içinden bir şey çöktü; çaresizlikle karışık bir umut yükseldi. Leyla'nın gözlerinde hâlâ bir kırılganlık vardı — bir fırsat.

Leyla parmağını cihazın yanında hafifçe gezdirdi. Işığı neredeyse görünmezdi, ama cihazın kenarından bir pul gibi titreşme geçti.

Eren nefesini tuttu. Her şeyi durduran bir sessizlik çöktü. Sis, lambaların etrafında dans etti. Köprünün altındaki makinenin motoru bir vızıltı gibi sustu.

Leyla cihazı dudağına getirdi — bir anlık hilkat gibi, bir kararın kıyısında.

"Söyle," dedi sadece. "O gece ne oldu?"

Eren ağzını açtı. Kelimeler, yılların birikimiyle birlikte yığılmaya başladı; ama Leyla'nın parmağının ucunda duran o cihaz ve onun ne yapacağı, söylenen kelimelerin kaderini belirleyecekti.

Leyla başını hafifçe eğdi, gözleri karanlığa gömülü bir karar gibi parlıyordu. Cihazın bir tuşunu hafifçe itmek için parmağını kaldırdı — tam o anda durdu, gözleri Eren'in yüzünde sabitlenmişti. Dudakları aralandı.

— Eğer bunu Konsey'e söylersem... seni kurtarmış mı olurum, yoksa bitirir miyim? — fısıldadı. — Sana söyleyebilir miyim? Söylememeli miyim?

Ve Leyla’nın parmağı, cihazın üzerindeki küçük çukura bastı; parlak bir ışık belirecek, tüm geceyi aydınlatacak, veya Leyla onu geri çekecekti.

Eren’in göğsünde zaman durdu; nefesini hiçbir yere salamıyordu.

Leyla’nın parmağı bir milim daha aşağı iniyordu —