NoveliqaUnutulmuş Sırların Gölgesinde / Gece Yarısı Tehdidi :0%
Log in

Chapter 5

Gece Yarısı Tehdidi

Kapının ardından yankılanan tok ayak sesleri, soğuk bir fırtınanın habercisi gibiydi. Emir’in içindeki fırtına kadar vahimdi. Kalbi, göğsünden dışarı fırlayacakmış gibi hızlı hızlı atıyor, elleri buz kesmişti. O an, Selim’in soğuk sözleri kulaklarında kulaklarında çınlıyordu: “Şimdi seninle gerçek oyun başlıyor.”

Sisli İstanbul gecesinin karanlığı, odanın köşelerine sinsice sızıyor; pencereden sızan ay ışığı bile korku dolu enginliği delen bir meşale olamıyordu. Emir, geriye doğru birkaç adım attı, kemerinden dikkatle bıçağını çıkardı; ayakta kalmak, beklemediği bu tehdide karşı harekete geçmek zorundaydı.

Kapı—çekingen, ama kararlı bir hareketle—aniden açıldı. İçeriye girdiklerinde, insan kalabalığından oluşan karanlık bir gölge seli vardı; Selim’in adamları hepsi aynı soğuk, ölümcül ifadeleri takınmıştı. Yüzlerindeki gölgeler, eski mahzenlerde unutulmuş hayaletler gibiydi; her birinin gözlerinde Emir’e dair, yutulmaz bir kin, bastırılmış bir korku vardı.

“Emir Bey… Şehrin ruhunu anlamaya yetebilir misin?” dedi adamların en önde geleni, sesi toprağa saplanan bir mızrak gibi sertti. Dudaklarının kıvrımındaki alay, acı bir tebessümden öteye geçmiyordu.

Emir, nefes almakta zorlanıyordu. Boğazında bir düğüm vardı ve terli elleri bıçağını sıkıca kavrayarak, avucunun içinde küçücük bir hayat mücadelesi veriyordu. Karanlık odada alevsiz bir mumun ışığı gibi yalnızdı şimdi. Yalnız, fakat dirençli.

“Ne istiyorsunuz benden?” diye sordu, sesi çatallı bir hışırtı gibi çıkıyordu.

Adam yerini sallayarak, alt dudağını ısırdı. “Sen bizim oyunumuzun piyonsun, Emir. Ama unuttun. Hatırlasana... Ya da hatırlaman için direneceğiz.”

Sözler, zeminin altından yükselen bir gürültü gibiydi; karanlığın içinde saklanmış gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkıyordu, acı bir sırrın ağırlığıyla.

Emir adım attı, bıçağını net, hızlı bir hamleyle kaldırdı. “Yeter artık. Ben, kim olduğumu hatırlayacağım ve sizi durduracağım.”

Adamlar aniden üzerlerine doğru hareketlendi. O an zaman yavaşladı; kalbin attığı her vuruş, odada yankılanan paslı bir çan sesi gibiydi. Eller, bıçaklar, ayaklar birbirine karıştı. Emir, dar alanlarda ustaca hareket ederek, bıçağını bir elden diğerine geçirdi; nefesi kesilse de pes etmedi.

Yaşadığı zindanda öğrendiği birkaç hamle, kiniyle birleşince, bir hayatta kalma dansı haline geldi çatışma. Belin altından gelen bir yumruk, diz kapaklarına inen bir tekme… Fakat o her defasında ayağa kalktı ve mücadeleye devam etti.

Sonunda, bir anlık dalgınlıkla adamların arasından sıyrılmayı başardı. Soğuk havaya adım attığında, geceyi örten sis, ona kollarını açmış gibiydi. Koşarken ayakları zemindeki ıslak taşlara çarptı; su damlaları içinde parlayan sokak lambalarının altında küçük bir gölge gibi ilerliyordu.

Kendini sakladığı köşeye çekildi; kalbi göğsünden dışarı fırlayacakmış, ciğerleri yanacakmış gibiydi. Ellerini dizlerine dayayarak nefesini toplamaya çalışıyordu. Her saniye, yakalanma korkusuyla doluydu; ancak bir yandan da tüyler ürpertici bir gerçek vardı: Selim’den kaçamazdı. Onun oyunu başlamıştı ve bilmediği taraflarıyla yüzleşmek zorundaydı.

O anda telefonunun ekranı titredi. Mesaj geldi. Ekrandaki adı görünce içi buz kesti: “Selim Karataş.”

Mesajda sadece bir cümle vardı: “Bize neden önemli olduğunu öğrenmek için son şansın. Beş saat içinde karşıma çıkmazsan, unutmanı istediğim her şey paramparça olur.”

Elinde titreyen telefonla gökyüzüne baktı Emir. Sis, onu içine çekiyor, karanlığın sırrı daha da derinleşiyordu. Bu hayatta neyin gerçek, neyin yalan olduğunu öğrenmek için şimdi karar vermek zorundaydı.

Ve o an, bir gölge daha belirdi arkasında…

—Son—