Chapter 4
Emir, kapının ardında sessizliğin içinde yankılanan o tuhaf çatırtıyı duyduğunda, bedenindeki tüm kaslar aniden gerildi. Soğuk bir huzursuzluk dalgası omuzlarından aşağı süzülürken, nefes almak bile zorlaşmıştı. Gözleri karanlığa alışmaya çalışırken, kulakları etrafındaki en küçük sesi yakalamaya odaklandı. Boş olan o odanın sessizliği, adeta fısıldayan gizemlerle doluydu.
Bir anlığına, kırık parke tahtalarının hafifçe gıcırtısı duyuldu. Yerinden kıpırdamadan, göz göze geldikleri anın ağırlığıyla kalakaldı.
“Kim var orada?” diye seslendi Emir, sesi çoğalmış ürkeklikle, ama içinde büyüyen bir kararlılıkla. Karşılık yoktu. Sadece soğuk bir esinti, pencereden sızmıştı odaya, perdelerin nazikçe dalgalanmasına sebep olarak.
Gölgeler bir an daha derinleşti. Emir, sırtını kapıya verdi. Kalbi hızlı hızlı çarparken, dikkati ve içgüdüleri keskinleşiyordu. O anda, üzerinde yeni yeni beliren hafıza kırıntılarıyla, geçmişine dair gizemlerin yalnızca görünen yüzey olmadığını, çok daha tehlikeli bir derinlik taşıdığını biliyordu.
Dışardan gelen adım sesleri, nemli taş duvarlardan yankılanıp geldi. Sanki sokak, sabahın erken saatlerinde, puslu ve ıssız bir şehir gibi, karanlığın kollarını uzatıyordu. Emir, kapının yanındaki pencereye usulca yanaştı. Daracık sokağa baktığında, ince uzun bir adamın siyah trençkotuyla gölgeye bürünmüş siluetini seçebildi.
Adam, bir an durdu ve havaya keskin bir bakış fırlattı. O gözlerde, eski İstanbul’un karanlık yüzünü, saklayan bir sırrı hissetti Emir. Yüzünü görememek, ona daha da korkutucu geldi; gizemin kalbine doğru atılan ilk adımlar gibi.
“Beni takip ediyor,” dedi kendi kendine, ağızından neredeyse sessiz bir fısıltı dökülürken. Çene kasları gerildi.
Adımlar tekrar hızlandı. Adam, bir dönemeçten kaybolmadan önce kısa bir süre Emir’in yüzünü, az da olsa, görebildi. Bu anlık yüzleşme, Emir’in beyninde elektrik çarpmaları gibi yankı yaptı.
“Kim olabilirdi? Ve neden kendine bu kadar güveniyordu?”
Kalbindeki gerginlik büyürken, Emir o an anladı ki; geçmişinin izlerini süren yalnızca o değildi. Onu gölgeleyen, izini silmeye ant içmiş başka birileri vardı – biri çok güçlü, çok korkunç.
Birden hafifçe titredi, bunu fark etmesine izin vermeden. Dizlerinin üzerinde oturduğu sıcaklık yavaş yavaş yok oluyor, yerini buz gibi bir yalnızlığa bırakıyordu.
Ama pes etmek yoktu. Hafızasının zerrelerindeki kendini toplamaya, karanlığa meydan okumaya kararlıydı.
“Selim Karataş…” diye mırıldandı, bu ismin kulaklarında adeta bir lanet gibi çınladığını hissederek.
Adı ağzından çıksa da, içinde kopan fırtınanın tam gazla esmeye başladığını biliyordu.
Çünkü adamın o sessiz kalıntılarının arkasında, yıllardır İstanbul’un en karanlık köşelerinde dolaşan, kimsenin cesaret edemediği bir gölge saklıydı.
Ve şimdi, o gölge Emir’in hemen arkasındaydı. Tetikte, sinsice ve acımasızca.
Kenti saran pus, yavaş yavaş izini belli etmeye başlıyordu.
İşte o an, kendini takip eden adamın kimliği ile yüzleştiğinde, Emir’in kalbi sıkıştı.
Kendinden emin bir şekilde yürüyen adam, ağır adımlarla kapıdan içeri girdi.
“Selim Karataş.”
Emir’in dudaklarından çıkan bu isim, hava kadar ağırdı.
Adam durdu, gözleri ona kilitlenmişti ve o an sokaktaki tüm karanlık çöktü üzerlerine.
Bir kelime bile söylemeden, her şey hareketlendi.
Ve sonra, kapı arkasından sertçe kapanırken,
“Şimdi seninle gerçek oyun başlıyor,” dedi Selim’in soğuk sesi.
Emir, nefesini tutmuş, gözlerini ona dikmişti.
Gölgenin, adı, yüzü ve niyeti artık gizem değildi.
Sadece mücadele etmek vardı.
Ve bunu yapmaya kararlıydı.