NoveliqaUnutulmuş Sırların Gölgesinde / Kimliksizlik Korkusu :0%
Log in

Chapter 2

Kimliksizlik Korkusu

İstanbul’un solgun sabah ışıkları, Sis’in boğuk nefesi gibi şehrin sokaklarını arşınlıyordu. Karataşlı Han’ın gölgeleri hâlâ ağır ağır uzanıyor, dar sokakların taşlarına kadar sinmiş geceye inat bir karanlık örüyordu. Emir Yılmaz, geçmişin soğuk ve kıyısız uçurumunda adım adım yürürken, ellerindeki boşluğun ağırlığını daha yakıcı hissediyordu. Ne bir cüzdan, ne bir kimlik, ne de adını fısıldayan bir ipucu... Sadece, hafızasının o yok edici boşluğu.

İlk birkaç adımda, ters rüzgâr yüzünü hafifçe okşadı. Soğuk değil, adeta dokunulmaz bir sessizlik, kalbindeki panikle birleşerek titrek bir yankı doğurdu. Gözlerinin önündeki puslu manzarada İstanbul, rüzgârın savurduğu son sonbahar yaprakları gibi parçalanmış anılarla doluydu ama hiç biri ona ait değildi.

Han kapısından dışarı adım attığı anda, kalbindeki sıkışma keskinleşti. Bakışları, İstanbul’un klasik siluetlerini ardına gizlemiş sırtlarında; mavi ve gri tonlarına bulanmış bulutların altında kayboldu. Neden burada olduğunu, ne için yürüdüğünü hatırlamayı umuyordu ama boştu her şey.

Sonra ilk defa, o korku tüm bedenine yayıldı: “Kimim ben, gerçekten?”

Caddede yürürken gözleri otomatik olarak etrafı tarıyordu; belki birisi kimliğini ya da onu hatırlayacak birini görecekti. Köprü altındaki sarkık lambanın titrek ışığında kıvrım kıvrım düşen gölgeler arasında bir çift göz belirdi. Emir irkildi.

Daha dikkatli bakınca, gözler hiç tanıdık olmadığını söyleyip duruyordu. İnsanlar, ona esrarengiz bir yabancıymış gibi bakıyor, hızla yolunu değiştiriyordu. Yanaştığı kahveci dükkanında, tanıdık yüzlerin yerini yabancı suratlar aldı. Kafasında adını fısıldayacak biri yoktu.

Sarsıntıyla kendini toparlayıp bir çöp kutusuna yöneldi. İçindekileri karıştırdı; eski dergiler, unuttuğu futbol maçlarının broşürleri, sigara izmaritleri… Hiçbiri onunla ilgili değildi. İçinde bir yerlerde, hiç giyilmemiş bir palto cebinde bulabileceği kimlik kartı. Ama orada da yoktu.

Ayakları, neredeyse kaskatı donmuş, yorgun düşmüş, yakındaki bir yapı mezarlığına doğru sürüklendi. Taşların arasına sinmiş kokular, soğuk toprağın koynundan gelen bebek sesi gibi anılar çağırıyordu; ama tüm çağrılar aynı boşlukla yankılanıyordu.

İstanbul’un arka sokaklarından biri efsunlu bir çağrı gibi onu içine çekti. Gecenin kalbinde kalan ve ışığın zar zor dokunduğu sokak lambasının altında, duvarda eski bir grafik, yarı silinmiş bir isim yazıyordu — “Yılmaz.” Emir’in kalp atışları hızlandı, o an kelimelerin anlamı yığılmıştı göğsünde. Ama bu sadece şehirle oynayan bir tesadüften fazlası mıydı?

“Yılmaz…”

Bir fısıltı mıydı yoksa hayal mi? Ayakları aniden durdu.

Toprak kokusu, şehrin dağılan teni ve metalin keskin demiri burnuna doldu. Etrafında kimse yoktu. Uzakta, martı sesleri, tren düdüğü ve rüzgârın inliği... Sanki şehir, ona bilinmez cümleler fısıldıyor, gizlenmiş bir hikayeyi açığa çıkaracak cevabı bekliyordu.

Adımlarını hızlandırıp, Eski Haydarpaşa Garı’nın kül rüzgârıyla savrulan platformuna geldi. Vagonların pas lekeleri, her köşesinde unutulmuş bir hayal gibi parıldıyordu. Sanki tüm hafızası orada, bir yerde, yanık bir çanta içinde saklanıyordu.

Ama bir tek şeye ulaşamıyordu: Kendine.

Ellerini ceplerine soktu. Boşluktan başka bir şey yoktu. Unutuluşun o soğuk karanlığı, içinde bir sırrı gömmüş gibiydi; yüzleşmekten korkulan, unutulmuş bir kimlik...

Dizlerinin dibinde soğuk taş üzerinde ısınmaya çalışan yaşlı bir adam, zorlukla kaldırdı başını. Gözlerinin derin, gizemli çağrısı Emir’in kalbini yaktı.

“Seni arıyorlar,” dedi, sesi kısıktı ve yokuşun puslu havasında yankılandı.

Emir, tereddütle adımını geri çekti. Çevresine hızla baktı. Bu basit üç kelime, yeri göğü sallayan bir felaketin haberini barındırıyordu. Kalbinde dehşetle karışan binlerce soru biçim değiştirdi.

“Kim? Kim arıyor beni?”

Yaşlı adam bakışlarını kaçırdı, sadece yanıt vermedi.

O an, Emir’in derinlerinden yükselen o sessiz korku, bedenini dondurdu. Hafızasını kaybetmiş bir adam olarak, şimdi hiç bilmediği bir tehdidin tam ortasında olduğunu iliklerine kadar hissetti.

Gölgeler arasında bir adım belirdi. Ani bir çığlık gibi kulaklarında çınladı.

Ve İstanbul, karanlık sırlarının en puslu yüzünü tekrar ona çevirdi.

Kalbinin sancısıyla dolan o korkunç soruyla kalakaldı:

“Seni ARIYORLAR…”

O karanlık ses, sokak lambalarının titrek ışığında, bir fısıltının ötesinde, onu yakalayan, kaçınılmaz bir kaderden başka bir şey değildi.

---

Emir’in elleri yeniden titremeye başladı.

Arkasında, gece çökerken gizlenen o karanlık siluet tekrar canlandı.

Ve şimdi, kimliği değil, hayatı tehlikedeydi.

Bir adım ileri, ölümle buluşmanın eşiğindeydi.

Sessizlik patladı.

Ve kapı, ardında ne olduğunu haykırır gibi, sertçe çalındı.