Chapter 16
16. Bölüm: Geçmişten Kaçış Yok
Kapıdaki tıklamalar, kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu. Kalbim, göğsümde bir kuş misali çırpınıyor, boğazımda düğümlenen kelimelerle nefes almak bile güçleşiyordu. Ellerim hâlâ titriyor, avuçlarımın içini ıslatan soğuk ter damlalarını hissedebiliyordum. Kapı ardındaki gerçek, çok daha yaklaşıyordu—ben hazır değildim buna.
“Kim o?” diye çıktım sesim, çatallı ve kırılgandı.
Yine tıklamalar. Ama bu sefer aralara ince bir ses karıştı—fısıltı gibi, adeta rüzgarın uğultusunda gizlenen tehdit.
“Emir… Beni dinle,” dedi cılız bir ses.
Kapı aralandı, karanlık köşeden sarkan bir siluet görünüyordu. Yüzü gölge içine hapsolmuştu ama gözlerindeki keskin parıltı, beni henüz bıraktığım bataklıktan daha derinlere çekiyordu.
“Sen... Nasıl? Buraya…?” Sokak lambasının solgun ışığı, omuzlarında taşınan yükü, o eski karanlık yılların gölgesini ortaya koyuyordu.
“Açmamız gereken kapılar var, Emir. Geçmişin tozlu izlerini silmek mümkün değil artık. Gerçek sen, çoktan bu şehrin kirli kanallarında gizlenmiş durumda.”
Sözler ruhuma hançer gibi saplandı. Geçmişim… Onu ne kadar itsem, ne kadar kaçırsam da, izleri her yerdeydi. Şimdi ilk kez, onu görmek zorundaydım.
Darbe aldım. Çünkü bu kişi, Selim Karataş'tan sonra en tehlikeli sırdı.
“Kim olduğumu bildiğini düşünüyor musun?” diye çıktım.
“Daha fazlasını biliyorum,” dedi adam. “O gün seninle yüzleştiğimizde sana sakladıklarımı en net şekilde göstereceğim.”
Kalbim gürültülü bir kıyamet kopardı içinde. Karanlığa çökmüş İstanbul’un kaldırımları gibi soğuktu her bir sinirim.
“Hazır değildim buna…” diye inledim.
“Öyle senin istediğin gibi olmaz. Geçmiş hesaplaşmadan kaçamazsın artık. Hem kendinden hem de yaptıklarından.”
O an parmaklarını belimde taşıdığı eski, kalın dosyaya bastırdı.
İçimde buzdan bir korku yükseldi. Dosyanın adı, benim isimle aynıydı.
“Bu… bu ne?” diye sorduğumda, gözleri yere indi.
“Geçmişindeki gölgeler, Emir. Suçların, hataların, pişmanlıkların.”
Yüreğim batmaya başladı, hem de ulu orta! Çünkü artık anlıyordum; hafızamda kaybolmuş olan o karanlık anlar sadece kurban olduğum yanlışı değil; aynen içinde olduğum pisliğin ta kendisiymiş.
Bir zamanlar ben de…
O an önümde açılan o dosyadan dökülen fotoğraflar, notlar ve belgeler gözlerimden kaydı.
İstanbul’un en karanlık mahallerinde gerçekleşmiş kanlı bir gece, genç bir adamın ahlaksızca planları, eski bir fotoğraf karesinde omuz omuza verdiğim yabancı siluetlerin yüzleri… Hepsi işaret ediyordu ki; ben, düşündüğümden çok daha derin bir cehenneme dahil olmuştum.
Nefesim kesiliverdi.
O adamlar, gururlu mağdurların maskelediği gerçek suç ortaklarıydı. Onların kirli oyunları içinde parmak izlerim vardı.
“Ben… bu nasıl olabilir?” diye fısıldadım, ellerim titreyerek.
Adam ağır ağır yaklaştı, yabani bir gülümseme kıvrıldı dudaklarında.
“Kaçacak yer yok artık, Emir.”
Tozlu odanın havası, üzerime bir ağırlık gibi çökmüştü.
Ben kendimi sadece mağdur, bir kurban sanıyordum. Oysa gerçek, beni bugün de esir eden zincirin halkaları kadar derinlere işlenmişti.
“Seni kurtaracak tek şey,” dedi, “gerçeği kabul etmek ve pişmanlıkla yüzleşmek…”
O an tekrar kapı çaldı.
Ama bu sefer daha aceleci, daha sertti.
“Tık tık tık! Kim o?” dedim.
Adam adeta beni sınarcasına arkasını döndü.
Ve dudaklarında o lanet dolu cümle:
“Bazen, düşmanını en yakından tanırsın. Ve bazen, en büyük ihaneti kendi aynanda görürsün.”
Kapı hızla açıldı.
Ve karanlık odaya sızan ışık, önümdeki kişinin yüzünü seçmemi sağladı.
Ellerim dondu.
Çünkü karşımdaki yüz, sadece bir mağdur değil, aynı zamanda suç ortaklarımdandı.
O an, geçmişten kaçışın mümkün olmadığını ve gerçek hesaplaşmanın çoktan başladığını anladım.
*
Bölüm sonu. Devamı gelecek...