Chapter 11
Ayak sesleri, kalbimin ritmine karışmış bir kabus gibi kulaklarımda çınlıyordu. Nefesim, boğazımda bir yılan misali kıvrılıyor, göğsümü oymaya çalışıyordu. Aniden durdum. Arkama dönüp baktım, ama sisle karışan gölgeler dışında hiçbir şey görünmüyordu. O lanet sessizlik. Kendi panik sesimden başka.
Karanlık sokakta, gizemli bir güç beni sarmıştı; tüm bedenim titriyor, ellerim kuru kuru kalmıştı. Ayaklarım yere yapışmış gibiydi, hareket edemezdim. Ardımdan gelen o adam... Selim Karataş...
“Ama nasıl...?” diye mırıldandım dudaklarımın arasından. Yutkunamadım.
Sisler içinde bir anlığına hayal ettim, tekrar yakalanışımı. O an ölümün kıyısındaydım, gerçek kelimesinin ağırlığı çekildi üzerimden ve Özgürlük soğuk elle elimi sıktı.
Kendimi hafifçe sarsarak harekete geçtim. Ani bir kararla sokağın köşesinden dönüp, duvarların arasındaki dar ve yakın bir ara yola sarktım. Adımlarım hızlı, ama kontrollüydü. Her nefes alışım panikle kaça kaça değil, hayatta kalma içgüdüsüyle şekillenmişti artık.
Ay ışığı, kırık camlardan sızıyor, yerdeki gri taşa sinmiş eski kan lekelerini aydınlatıyordu. Hafif nemli hava, üstüme yapışan terle birleşip tenimde ürpertici bir iz bıraktı.
Avuçlarımda, cebimde, o kilidi açan eski anahtar. Kanıt. Gizemi çözebilecek son parça. Ama taşındığı yer hâlâ bir sırdı.
Onu elime aldığım anda soğuk metalin verdiği kararlılık beni öyle bir sardı ki, dünya aniden sessizleşti.
Derin bir nefes aldım.
“Bir ipucunu yakaladım, ama şimdi nerede olacağımı bilmek zorundayım.”
Sanki anahtarın içinde gizlenmiş bir ses fısıldadı, “İzini sür.”
Sis yavaşça dağıldı ve önümde, silüet gibi dursa da, her detayı belirsiz bir bina ortaya çıktı: Terkedilmiş bir hastane.
Cep telefonumun kırık ekranı bile orada olmam gerektiğini söylüyordu, internette kısa ve eski bir kayıt: “Mevlana Hastanesi, terkedilmiş, 1983’ten beri kapanmış.”
Kalbim hızla çarptı.
Adımımı yavaşlatıp düşünmeye çalıştım, sanki doğru adreste olduğumu bilerek, ama içine girdiğimi hayal bile edemeyerek.
“Tozlu koridorlar, hastaların fısıltıları ve unutulmuş sırların kalbi...” diye düşündüm.
İçi benim kadar karanlık olan bina, gecenin soğuk nefesiyle bana meydan okur gibiydi.
Ama en kötüsü, bunun bir tuzak olup olmadığını bilmiyordum.
Ayağım giriş kapısının paslanmış demir kulpuya değdi. Sol elimi uzatıp, cesaretimi topladım. Parmaklarım titreyerek anahtarı cebimden çıkardı.
Bir an, ardımdan gelen o ses duyar gibiydim. Ama sadece rüzgarın soğuk uğultusu vardı.
Anahtarı kilide soktum.
Paslı zımpara sesiyle kilit açıldı.
Kapı yavaşça aralandı, karanlığın içinden soğuk rüzgar yüzüme çarptı.
İçerde eski hastane kokusu vardı; küflenmiş, çürümüş tahta kokusu ve çoktan unutulmuş doktorların hayalet nefesi.
Adımımı içeri attım, kapı üzerimde uğuldayarak kapandı.
Bir yerde, karanlığın içinde, sanki eski bir fısıltı, hafif bir tıkırtı, belirsiz bir çağrı vardı.
Bu ses, hafızamın diplerinde kaybolan ve bana tutulmaya çalışılan o sırların anahtarı olabilirdi.
Ve tam o anda, arkamdaki karanlıkta, biraz daha içeri doğru - belli belirsiz - bir hareket fark ettim.
“Kimse yok!” diye fısıldadım, ama içimde korku büyüyordu.
Nefesimi tutarak, yavaş yavaş koridorun içine, bilinmeyenin içine yürüdüm.
Ama adımlarım daha derine indikçe, beni bekleyen gerçekle yüzleşmem kaçınılmazdı.
Ve ben bunun sadece başlangıç olduğunu hissediyordum.
---
Sis ve karanlığın arasında, Mevlana Hastanesi’nin unutulmuş duvarları, yeni sırları saklıyordu.
---
Kısım sonunda. Devamı gelecek...