Chapter 9
Bacaklarım hâlâ titriyordu; yalnızca yağmurun camda ritmik bir davul gibi vurmasıydı mı, yoksa içimde sönen bir şeyin tekrar alevlenmesi miydi bilemedim.
Kapı çıtırtısıyla değil de, sanki camların arasına sıkışmış bir nefesin çatlaması gibi açıldı. Sokak lambalarının sarı ışığı, perdeler arasından soğuk bir jilet gibi süzüldü ve karanlığa yeni bir şekil verdi.
Hangi anları geri getirmek için hangi bedelleri ödeyecektim? Cevabı ararken elimde kalan tek kesinlik, sahte bir anın gerçek bir suçu örtebileceğiydi. Oysa gerçek suçlar, filozofların dediği gibi soyut kalamazlardı; soğuyan tüfeklerin, kırık camların, kurumuş kan lekelerinin kokusu vardı. Hafızalar da aynı kokuları taşımalıydı — değil miydi?
Anahtarları cebime bastırırken avuç içimdeki deri bir an daha hatırlattı; geçmişin çarpık köşelerinde beni çeken şeyler hep dokunma duyusuydu. Eski adli transkripsiyon uzmanı olmamın bir faydası da bu tuhaf sezgiydi: görüntüleri değil, izleri, bozuklukların ritmini okurdum.
Sokaklara çıkınca İstanbul, sonbahar yağmuruna rağmen canlıydı; neon tabelaların menekşe ve turuncu suları kaldırımlarda dalga dalga dolaşıyordu. Echo reklamları gökdelenlerin camlarından yansıdı, "Unutmanın özgürlüğü" diye fısıldayan bir slogan geçti gözümün önünden. Özgürlük. Başka birinin silmek istediği anıları kurtarmak mıydı özgürlük, yoksa onları ilk başta sildirenleri durdurmak mı?
Hedefim belliydi: geçen ayın sonundaki olay yeri. O dairesindeki detoks izleri, kırılan çay fincanı — hala zihnimin bir köşesinde interval-clipler olarak duruyordu. Orada, bir hafıza kartı bulunmuştu; resmi raporlara göre "ışık hasarı" almıştı. Işık hasarı, genelde kötü bir kılıftı. Bazen gerçekten oydulardı; ama bazen de oylamalar, başkalarının gölge oyunu olurdu.
Binanın merdivenleri paslıydı, basamaklar göğsüme bir yük gibi çöktü. Her adımda eski anılarımın bir tanesi daha tünelin kenarından yere düşüyordu; bir kayıt sesi, bir hakimin tok sesi, gece yarısı bir ambulans sireni. Aşağıdakiler bana tanıdıktı: tuzlu nem, devrilmiş bir saksı, komşunun kapının ardında hırıltılı bir televizyon sesi.
Daireye girdiğimde, hâlâ o soğuk vardı — delici, elle tutulur bir şey. Odanın köşesinde, hafifçe eğilmiş bir masa, bir kahve fincanı toprağa düşmüş gibi, kenarları kırılmıştı. Tozun üstünde minik halkalar, taze gibi duran bir çay lekesi. Dijital bir kilit kırılmış, listeye eklenmiş delillerin yerini değiştirmiş bir el izi.
İçimde bir boşluk hissi açıldı; bildiğimden farklı küçük ayrıntılar vardı. Rafın ucundaki kitabın sırtında parmak izleri var ama kapağın altında yeni bir bant parçası yapıştırılmıştı; renk uyumu bozulmuştu, mürekkep henüz kurumuş gibiydi. Hafıza kartını bulduğumda ise soğuk bir elektrik yayıldı avuçlarıma.
Kart, beklediğimden daha küçük, daha sağlam bir şeydi. Üzerinde bir etiket vardı: "E. Araştırma — 27/06". Elime alınca ekranımda hafif bir titreşim oldu, hemen ardından kabartma bir damga gibi bir dizi karakter belirdi: "VNTR: 0043-XXXX". Bunu tanıyordum; eski sistem protokollerinde kullanılan izleme numarasıydı. Ama iz, çiftlenmişti — alt alta kırmızı küçük bir blok vardı: "SIG: FSH-???" — kesik kesik, eksik.
Cebimden çıkardığım küçük okuyucuya taktım; cihaz eskimek bilmeyen bir iş arkadaşıydı. Kayıt açılırken odanın havası değişti; sesler daha netleşti, kokular daha keskin oldu. Hafıza oynatıldığında, önceden hatırladığım görüntüler geldi ama aralarında sık sık bir "dışarıdan yapıştırılmış" his vardı. İnsanlar yanlış yerlerde gülümsüyor, pencere ışığı tamamen kötü bir açıdan vuruyor, gölgeler hatalı düşüyordu.
Çıkarttığım veri dizisi ekrana dalga dalga yayıldı — iki ayrı kanal, biri ince, düzgün bir çizgi gibi, diğeri ise daha kalın, sarsıntılı. Normalde tek bir özgün katman olurdu; burada biri, başka birinin üzerine kusursuzca ama dikiş izi bırakarak yerleştirilmişti.
İçimden bir şeyi koparıp atıyormuş gibi hissettim. Birinin hafızalara dikiş attığını gördüğüm ilk an değildi; ama bu, doğrudan bana ait anların üstüne yapılmıştı. Nefesim sıkıştı. Parmaklarım titrerken okuyucu ekranında küçük bir metin çıktı: "FILTER: Remap v6.1 — AUTH: ?????????". Soru işaretleri bir yılan gibi ekranda kıvrıldı.
Kapı aralığından bir ses geldi; adımlar. O anda içimdeki alarm çalıyordu. Sanki bina kendi nefesini tutmuştu. Olabilir miydi? Bunu kim yapardı? İmkanı olan kimdi?
"İlayda?" diye bir ses taşıdı odaya; tanıdık bir tonda, ama acıtıcı bir mesafe vardı. Cenk miydi? Yok, o çok daha net konuşurdu. Bu ses kısık, bir vezin gibi. Kalbim bir kez daha sıçradı.
"Benim," diye cevap verdim, sesim yere düşerken bile çakıl taşlarına çarptı. "Bir şey mi gördün?"
Kapı aralığından yarı gölge bir figür belirdi; ince, uzun bir palto, yüzü şapkadan gölgede. Adımlarındaki terazi, birinin sahte bir güvenle yürüyüşünü andırıyordu.
"Sen misin?" diye sordu. Soru değil, onay bekleyen bir bildiri gibiydi.
"Sen kimsin?" diye karşı attım. Her kelime, odanın duvarlarına tok bir yumruk gibi çarpıyordu.
Figür bir adım daha attı, şapkanın altından çıkan yüzü törpülenmiş bir maske gibi durdu. Konuştuğunda sesinde, hademelerin eski bir kaydı vardı: "Çok dikkat etmelisin. Bu tür kartlar, üzerindeki izler kasıtlı siliniyor. Bilmiyordun bunu mu?"
"Sen?" diye tekrar ettim. Sesimdeki öfke, kor gibi yanıyordu. Yine de şüpheyle karışık bir merak vardı; bu kişi nasıl olabilirdi sektördeki oyunları bilen biri değil miydi?
"Ben sadece taşıyıcıyım," dedi, çenesini hafifçe yukarı kaldırarak. "Gerçeği tanımak istiyorsan o karttan önce bana gelmeliydin. Ama tabii, geçmişinle oynamayı kimse sevmez."
Gözlerimi ona dikerek kameralar gibi izledim; gözlerinin kenarında küçük bir iz vardı — laserle açılmış küçük bir yarık. Bu iz, birinin sık sık görüntü temizlediğini ya da başkalarının hatıralarını dezenfekte ettiğini düşündürdü.
"Taşıyıcı mı?" diye sordum. "Kimin adına çalışıyorsun?"
Şapkadan çıkan yüzün dudakları biraz kıvrıldı, bir gülümseme taklidi. "Adlar önemlidir, ama daha da önemli olan kaynaklardır," dedi. "Senin anıların... iyi parlıyordu. Birileri onları yeniden cilalamak istedi."
Nefesimi yuttum. "Kime böyle bir değer verirdi?" dedim. "Neden benim hatıralarım?"
"Çünkü... sen bir şey gördün," dedi figür, sesi daha yavaşladı. "Sadece sen değil, odaya girip giden herkesin anıları büküldü. Biri kanıtları temizliyor, hafızaları yeniden yazıyor. Ve bunu profesyonelce yapıyorlar."
İçimde bir yer, tanıdık bir buz gibi çöktü. "Profesyonelce nasıl?"
"Bunu yapmak dikkat ister," diye devam etti figür. "İz bırakmamak, zaman kodlarını manipüle etmek, bir anı katmanını diğerinin üstüne kusursuzca yerleştirmek... Bunlar eskiden birkaç laboratuvarın tekelindeydi. Şimdi değil."
"Remap," diye mırıldandım, okuyucudaki metni tekrar zihnime getirerek. "Remap v6.1... Bu bir yazılım."
"Tam da o," dedi figür, şimdi işlerindeki bir memnuniyetle. "Gelişkin bir filtre. Bir hafızayı orijinalinden ayırıp, başka bir versiyonla değiştiriyor. Normal insanlar bunu anlamaz. Ama sen anlarsın, değil mi? Sen eskiden dinleyen kişiydin; anların ritmini bilirsin."
Söyledikleri doğruydu. Eskiden transkripsiyon yaparken, birisinin sözü kesilince ya da ses kaydığı zaman bile memurun gözündeki tereddütü, şuursuz bir nefes çekişi yakalardım. Düzeltilmiş hatıralar hep kusursuz görünmezdi; aralarında kusur olurdu. Bu kartta ise kusur, özenle gizlenmişti.
Figür hafifçe eğildi ve masanın üzerindeki kartı eline aldı. Elini uzattığında cildinin altında mikrocerrahi işaretleri vardı — parmak eklemlerine yapılan küçük lazer kesimleri. O işaretler, bir zamanlar hükümet onaylı hafıza teknisyenlerinin standartını anımsattı. Herkes bunu biliyordu: böyle profesyoneller sadece büyük oyuncular için çalışırdı.
"Size kim bu teknolojiyi verirdi?" diye sordum. "Nasıl kapsayacak kadar geniş bir ağ?"
Figür yüzünü kısmi gölgeye gömdü. "Büyük oyuncuların parası var," dedi. "Ve büyük oyuncuların hatırlanmak istemedikleri şeyler."
Cevap bir yük gibi düştü omuzlarıma. Büyük oyuncular... Emir Kâhya'nın ismi, zihnimin kenarında bir fısıltı olarak belirdi. Adı çağrılmayan bir korku, gözlerimin içine yapıştı.
"Emir Kâhya hakkında bir şey söyleyecek misin?" diye sordum, sesi bile titriyordu. Adını söylemek, geceyi daha karanlık bir gölgeyle dolduruyor gibiydi.
Figür bir an durdu; sanki bu isme dokunmak istemiyordu. "Bazı izler doğrudan onun sunucularına bağlanıyor," dedi sonra, ama yüzünde suçlulukla çizilmiş bir maske belirdi. "Ama sadece Kâhya değil. Echo ağının içinde bir sürü mimar var; bazıları para için çalışır, bazıları inanç için."
"İnanç?" diye tekrarladım.
"Kendini güvenlikçi sananlar," dedi figür. "Unutmaların düzenini korumak isteyenler. Hafızayı bölerlerse, kontrolden çıkan anıların toplum üzerinde yaratacağı dalgayı durdurduklarını sanırlar."
Sözleri, benim içimdeki şüpheyi körükledi. Kendini güvenlikçi sanmak... Emir, gerçekten de unutulmuş düzeni savunuyordu. Ya da en azından böyle söylüyordu. Ama burada daha derin bir şey vardı: benim anılarımdan biri, belki de en önemli olanı, kasten değiştirilmişti.
Kartın üzerinde oynatmayı tekrar başlattım. Orijinal kanalda, kapının koluna iki el dokunuyordu; o anın getirdiği adaletsizliğin ısısı vardı. Yeniden düzenlenmiş kanal, aynı anı farklı bir duyguyla gösteriyordu: daha az öfke, daha fazla şaşkınlık; suç ortaklarını aklayan bir törpü. İki farklı gerçek, üst üste yerleştirilmeye çalışılmış ama karşılaştırıldığında çatlağı gösteriyordu.
Figür gözlerimi izliyordu. "Bunlar, kimi kurtarmak için yapılır," dedi. "Kimi unutulmasını istemez. Kimi ise unutulması gerekenleri örtmek ister."
Sanki alttan bir motor çalışıyordu; havada küçük bir elektrik ödüğü hissettim. "Peki kim yapar bunu? Bunu kim finanse eder? Kim benim hatıralarımı sahte hale getiriyor?" diye sordum, sesi çatladı.
Figür bir an sustu. Gözlerindeki karanlık, benim kendi karanlığımdan daha derindi. "İkisini bir araya getiren," dedi. "Para ve inanç. Birinin yüzü olabilir, birkaç kişinin elleri. Tek bir isim söyleyemem. Ama aralarında Kâhya'nın servetinin izleri var."
Adını tekrarlamadan edemedim, ama figür konuşmayı kesip üstünü kapladı. "Senin yapman gereken, daha derin kazmak," dedi. "Bu sadece tek bir kart değil. Bir ağ var. Senin hafızan o ağın bir düğümüne bağlanmış. Ve o düğüm, yeniden yapılandırılıyor."
Cümlelerin sonuna gelince içimde bir patlama oldu; her şey bir anda netleşti ve aynı anda daha karmaşıklaştı. Eğer anılarım sahte hale getiriliyorsa, kimse güvende değildi. Echo'nun parlak sloganları, cam binaların içindeki sıcak ışık, hepsi gerçeğin opaklığına dönüşebilirdi.
Figür kartı geri verdi. Parmağının ucunda hâlâ soğuk bir damla vardı — yağmurla karışmış bir tür yağ, metalik bir tat bırakıyordu ağzımda. "Başka bir ipucu istersen," dedi, "bunu kimin yaptığını bilmek için ağdaki loglara bakmanız gerekir. Ama dikkatli olun; loglar da yeniden yazılabiliyor."
"Kim logları yeniden yazar?" diye sordum, fısıltım odanın duvarlarına çarpıp geri döndü.
Figür uzaklaştı, paltosunun eteği camdan yansıyan neonlara değdi. "Kendi geçmişini korumak isteyenler," dedi arkadan. "Ya da geçmişin hegamonyasını elde etmek isteyenler."
Kapı kendiliğinden kapandı, ses bir mezar kapağı gibi çalındı. Odaya yalnızlık geri döndüğünde, ekran hâlâ titreşiyordu; dalgalar, iki farklı gerçek arasında çarpışıyordu.
Ellerim hâlâ titriyordu. İçimdeki soruların ağırlığı omuzlarımı kıracak gibiydi. Loglara ulaşmalıydım. Kendi geçmişim için kazmayı derinleştirmeliydim. Ve bunu yaparken, birinin beni izlediğini, birinin anılarımı şekillendirdiğini düşünmekten vazgeçemedim.
Kimdi benim anılarımı sahte hale getiren? Kim, bu şehrin karanlığında elinde dikiş iğnesiyle dolaşıp gerçekleri yeniden örüyordu? Adı zihnimin kenarında fısıldansa da kesinlik yoktu; sadece parçalar, kırık izler ve birer gölge vardı.
Telefonum titredi; ekranda bilinmeyen bir numara. Elleri terledi. Aramayı açmadan önce derin bir nefes aldım. Ekranın parıltısı, yüzümdeki çizgileri aydınlattı. Ekran kararırken tek bir soru döndü aklımda: Kim İlayda'nın hatıralarını sahte hale getiriyor?