NoveliqaUnutma Beni: Hafızanın Karanlık Oyunu / Hacker'ın Teklifı :0%
Log in

Chapter 8

Hacker'ın Teklifı

Telefonun ekranı kararmıştı ama ses hâlâ kulaklarımdaydı—soğuk, kadife bir tehdit: "Bunu asla bulamamalısın."

Parmaklarımın arasından titreşim geçti; kalbim göğsümde tırnaklarını geçirmiş bir kedinin pençeleri gibi yuvarlandı. Yağmur camı dövdükçe, apartmanın duvarları bana yaklaştı. Dışarıdaki neon, pencereme çarpıp kırık bir film şeridi gibi içeri savruluyordu; kırmızı ışık, mavi ışık, hepsi aynı anıyı mıncıklıyordu—bir yüz, bir isim, bir kapı.

Telefonu kapatmadım çünkü kapatmak kabul etmek olurdu.

Ayağa kalktım. Dizlerimin içi sızlıyordu; gece boyunca biriktirdiğim yorgunluk, bir kabuğa çekilmiş gibi beni ağırlaştırıyordu. Koridordan gelen eski buzdolabı tıkırtısı, apartmanın uyuklayan iskeletinin kalp atışıydı. Kendimi mutfağa sürükledim. Bir fincan kahve düşündüm, sonra vazgeçtim; acı bana hafızayı hatırlatırdı—o anların dipleri.

Ekranda bir bildirim parladı: isimsiz bir e-posta. Başlık: "Bora — 02:00, Tophane, Eski Atölye." Gönderen? Boştu. Mesajın içinde tek satır vardı: "Hafızalarını toplamak istiyorsan gel. Bedel konuşulur."

Gönül rahatlığı mı? Yok. Umut mu? O da değil. Sadece bir çağrı. Ve çağrı, yağmurda çürümüş bir kapının anahtarı kadar kıymetliydi.

Tophane'ye yürürken rüzgâr cebime iğneler gibi sokuldu. Köşedeki büfede çay içen adam elindeki plastik fincanı itinayla salladı, gözleri sokaktan kaçan bir hayvanın panikliğiyle avundu. Trafo binasının yanından geçerken, duvardaki graffitilerin arasından kablolar sızıyordu; renkler, bir zamanlar insan eliyle belleklere kazınmış ama şimdi çöp haline gelmiş anılardı.

Atölye, şehrin kâbuslu sesi içinde yarı gölgede saklanmıştı. Kapı metal, rengi pasın solgun tonu. İçeri girdiğimde sıcak bir elektronik nefes boğazımı kapladı: fanların ürettiği sürekli uğultu, odanın içinde dalga dalga dolaşıyordu. Havadaki lehim ve eski sigara yangını kokusu, küçük bir seremoniyi başlatır gibiydi.

Bora, bir sunucu kulesinin önünde oturmuştu; yüzü gölgede kaldığı için ancak gülümsemesi seçiliyordu—dişleri, cevap bekleyen bir kapı gibi hafifçe aralıktı. Eski bir deri ceket giymişti; kolları ince, hareketleri kıvrak. Ekranlardan saçılan mavi ışık, ona bir mağara adamı gibi akıllı bir maska takmıştı.

"İlayda Kara," dedi. Sesinde pek de sürpriz yoktu. "Ziyaretçi listemde sen vardı. Şimdi hazır mısın?"

Nefesim daraldı. "Kim gönderdi seni?"

"Kimse. Hepimiz kendimiz göndeririz." O, parmağını havada oynatıp tek bir kabloyu işaret etti. "Ama ilk önce... seni izledim. Ve seninle konuşan adam doğru söylüyordu."

"Ne söyledi?" Sesim kağıt gibi incedi.

"Bulma," dedi Bora. "Ama bir şey söylemedim ona: hafızaların geri gelmesi, hiçbir zaman bedelsiz olmaz."

Bu, cümlenin altında saklanan bir kıyı şeridiydi; üzerinde kırmızı bayraklar dalgalanıyordu.

Bora beni sunucu önündeki küçük bir sandalyeye yönlendirdi. Sandalyeye otururken sırtım soğuk metale değdi. Etrafımda kablolar, disk sürücüleri ve açık devre kartlarının çıplak damarları karıncalandı. Bir ekran bana dönük açıldı; üzerindeki görüntü rastlantısal bir video klip gibi titriyordu—siyah beyaz, bozuk bir görüntü parçası.

"İlk deneme," dedi Bora, bir kulaklık takmamı uzatırken. "Küçük bir dalga. Seninle ilgili. Melis'in sesi var—uzaktan ama var."

Kulaklıkları taktım. Sese mikrofon deliğinden süzülen bir fısıltı gibi yapıştım; Melis'in sesi bir anda gelip geçti; içimdeki bir şey çatlarken, ellerim istemsizce masaya tırmandı.

"Melis..." dedim. "Nerede?"

Bora, ellerini birbirine sürttü. "Doğrudan söyleyemem. Ama onun sinyali bu şehirden dışarı çıkmak üzereydi. Bir kısmı geri alındı. Fazlası parçalarda."

"Geri alındı nasıl? Kim aldı?"

"Echo," dedi Bora. "Çoğu için ilk adres. Ama birkaç parça karaborsada dolaşıyor. Ben de onlardan bazılarına ulaştım. Parçaları birleştiriyorum. Mosaik yapıyorum. Bazen; birkaç yüz kare, birkaç ton, bir kelime—bu kadar. Senin durumun özel. Senin beyin, geçmişte bir yırtık aldı. O yırtığın kenarlarını muhafaza edebilirim. Ama..."

Bora'nın sesi düştü; odadaki fanlar bir an için daha yüksek bir nota takıldı. "Ama bir şartım var."

Şart kelimesi, odada, kısık bir çan sesi gibi çınladı.

"Anlat," dedim.

"İki tür araç var," diye başladı, cümleleri şeffaf bir ilgiyle sıralarken. "Birincisi—tekrarlayıcı. Hafıza parçalarını beyne geçici olarak bağlar; tekrar izler, parçaları birleştiririz. Bu, seni kısa süreli şoklara açık bırakır. İkincisi—kalıcı işlem. Hafıza parçasını kalıcı olarak yerine yerleştirir, ama bu işlem bir 'yer' almak zorunda. Beynin kapasitesi akıl almaz ama sınırsız değil. Her eklenen şey bir şeyi öteleyebilir. Senin beyin, zaten bir şeyleri silmek için tasarlandı. Biz o boşluğu doldururken, başka bir şeyin çıkması gerekir."

"Çıkması?" Kelimelerimden vazgeçmiyordu.

"Bir seçenek var: sen seçersin hangi anının gitmesini istersin. Bir diğer seçenek var: sistem seçer. Sistem genelde daha az 'kullanışlı' olan anları temizler—çocukluk oyunlarını, güzel anları. Ama bazen; travmatik bir an, yapbozun kenarını tutuyorsa, sistem onu korumaya çalışır. Yani... risk büyük."

Yüzüme soğuk bir ter bastı. "Benim çocukluğum olamaz," dedim. "Melis... onu geri istiyorum."

Bora beni dikkatlice izledi. Gözleri, eski bir radar gibi, her mikro tepemi taradı. "Melis'i geri getirebilirim," dedi. "Ama onun geri gelmesi birinin daha gitmesini gerektirecek."

O cümlede, odadaki hava sıkıştı. Düşüncelerim bir sopa gibi birbirine çarpıştı; mantık ve arzu bir ringte birbirlerine sarılmıştı. Melis'in yüzü geri gelmeli—her parça, her ses, her nefes. Ama hangi anın bedelini ödeyecektim? Bir an, hatıra değil miydi? Bir hayatın küçük bir sigorta poliçesi?

"Bedel ne kadar?" diye sordum. Sesim daha sertti, hafife alınamaz bir kararlılıkla örülmüştü.

Bora, bir konsolun üzerinde birkaç tuşa bastı; ekranda kırık bir liste çıktı. Her satırda küçük bir etiket—"Tatlı Anılar", "Kimlik Kartı", "Okul Fotoğrafları", "Anneme Ait Ses." Yanlarında küçük rakamlar vardı; kredi, bit, belki de fiyat.

"Parça başına," dedi. "Fiziksel ya da nörolojik. Parçalar farklı değerlerde. Bazı parçaları alırım ve sadece sana veririm. Bazı parçaları ise alırken, başka bir link vermen gerekiyor—bir satış, bir karşılık. Ve... bazen senin yerini değiştiririm. Mesela: Melis'in en parlak anının geri gelmesi için, kimliğinin bir bölümünü satabilirsin. Yani yasal kimlik, adı-sanı ya da geçmişteki resmi kayıtların silinmesi. Başkaları bununla yeni bir hayat alır."

"Yasal kimliğim mi?" ellerimi yumrukladım. "Bu senin oyuncağın mı? Benim adımı alıp pazara mı süreceksin?"

"Benim oyuncağım değil," dedi Bora, sakin. "Dünya oyuncağı. Hafıza pazarı, Echo'nun gölgesinden beslenen bir ekosistem. Ben sadece aracı. Ama pratik: geri getireceğim parça ne kadar nadirse, talep o kadar yüksek. Nadir parça, kimliğini takas etmeni ister."

Gözümde bir ışık patladı: Melis'in sesi, bir hayatı takas etmeye değer miydi? İnsanlık mı? Kendim miydim? Cevap, tüylerimin dibine kadar buzlaştı.

"Başka seçenek?" diye sordum. "Bir iş mi istiyorsun? Bir kırmızı kutu mu? Ne istiyorsan yaparım."

Bora bir kahkaha attı; gürültüsü fanların uğultusuna karıştı. "Tabii, bir 'iş' var her zaman. Echo'nun bir köşesine sızmak... ama bunun için daha büyük riskler gerekiyor. Emir Kâhya'nın adamları. Echo'un kalbine girersen, onların algılayıcısı uyanır. Bana bir anahtar gerekir—fiziksel bir anahtar. Ve o anahtar, şu an bir yerlerde, gerçek dünyada birinin cebinde. Birisi Melis'i o anahtara dokunarak koruyor olabilir."

"Emir," dedim, kelime ağızda bir teneke çarpması gibi yankılandı. "Onun adamları—bunu yapmamı engeller."

Bora omuz silkti. "Engellemek mi? Onlar bir şeyleri unutturmaya çalışıyor. Sen hatırladığın sürece tehlikelisin. Ama birileri de paraya ihtiyacı var. Benim teklifte, senin için iki yol var: ya kimliğini takas edersin, ya da benim için bir iş yaparsın. İş: Echo'nun bir yedeğini çal. Bunu yaparsan, Melis'in parçalarını bedelsiz verebilirim. Ama unutma—yedeğin sahibi, Emir'in daha yakın bir koludur. Bu yedeği almak, seni hedef haline getirir."

İçimde bir şey kıvılcımla patladı. "Bedelsiz... gerçekten?"

Bora'nın yüzünde, o anlık dürüstlükten kaynaklanan bir yumuşama oldu. "Eğer yapabilirsen," dedi. "Benim ödeme şeklim bu. Ama senin yaşaman gereken bir gerçek daha var: her geri getirdiğim an, senin bilinç akışında yankı yapacak. Zinciri bozduğun an, bir alarm çalabilir. Emir bunu fark ederse, seni bulur. Ve o zaman hafızan, seni korumak için değil, seni teslim etmek için kullanılabilir."

Kalbim bir kapı gibi açıldı, onda bir sürü ses birikmişti: Melis'in kahkahası, bir kapının gıcırtısı, bir koltuk yırtığının ince sesi. Hepsi artık seçim bekliyordu.

"Benim için gösterebilir misin?" dedim. "Geri gelecek parçaları. Melis ne kadarını?"

Bora başını salladı. "İleri gitmeden önce küçük bir demo. Küçük bir şey verip, geri alacağım. Göreceksin nasıl çalıştığını."

Ekrandan bir görüntü daha aktı; bu sefer renkli ve daha netti. Bir park. Melis'in elinden düşen bir oyuncak; çocuk sesi. Bir yüz, bizim için tanıdık ama bulanık. Kalbim tutunduğu yerden yeniden yuvarlandı.

Gözümde yaş belirdi. "Lütfen daha fazla," dedim.

Bora bana küçük bir konsol verdi; üzerinde birkaç düğme ve bir küçük ekran. "Bu, deneysel bir ara yüz," dedi. "Sana bir parça aktaracağım. Sen onu hissedeceksin. Eğer devam etmek istersen, işleme başlayız. Ama ilk uyarı: ilk parça geri alındığında, bir şey hemen gitmeyecek. Değişim sinsi olabilir. Ancak kapsam büyüdükçe, kayıp da büyür."

Ellerim titredi. Parmaklarımı düğmelerin üzerine koydum. Bir kısmım, sigara dumanı gibi kaybolmak üzereydi; bir kısmım isyankardı. Melis'in sesi, şimdi bir ip gibi parmaklarımın arasından geçti.

"Tamam," dedim. "Başla."

Konsoldan titrek bir ışık geçti. Kulaklığın içi aniden sıcaklıkla doldu; bir yaz öğleden sonrası kokusu, bir vanilya notası, Melis'in dizinde uyurmuşum hissi—hafif, güvenli, inanılmaz derecede gerçek.

Ve sonra, bir anlık keskin bir acı. Sanki kalbimde bir ceviz kırıldı. Gülümseten an, bir çizikle değişti. İçimde bir boşluk açıldı; eski bir fotoğrafın bir köşesi yırtılmıştı. Gözümün önünden bir komik an silindi—çocukluğumun bir kahkaha perdesi söndü.

"Ne oldu?" fısıldadım.

Bora yüzüme bakmadı. Parmakları konsolda titriyordu. "İlk küçük takas," dedi. "Sen onu hissettin. Küçük bir an gitti. Benim sistemim, o anı aşağı çekti. Onu satacak bir müşteri bulurum belki. Ya da attım; işe yaramayan bir kırıntıydı."

Göğsümde bir yer çöktü. Küçük bir şeyin silinmesi bile içimde koca bir uçurum açmıştı. Neden bir kahkaha? Neden bir çocukluk oyunu?

"Bu..." kelimeler boğazımda düğümlendi. "Bu kabul edilemez."

Bora omuz silkti. "Sen kabul etmediğin sürece kimse kabul etmeyecek. Ama sen burada, ben burada, Melis'in parçaları burada. Dünya ise açık bir pazara dönmüş durumda. Benim verdiğim yol ya yasal kimliğini feda etmek, ya bir soygun yapmak, ya da yürek parçalayıcı küçük anların yavaşça kopya edilip satılması. Seçim senin."

O andaki sessizlik, atölyedeki fanların uğultusundan daha derindi. Yağmur çatıyı dövüyordu; her damla, başka bir zamanın hatırlatıcısı gibiydi.

"Nasıl başlıyoruz?" diye sordum, sesiyle birinin iplere dokunup marionet kukla oynatması gibi kararlıydım.

Bora bana baktı; gözlerinde bir şey, belki de bir tür empati ya da sadece uzun zamandır görmediği bir müttefik gördüğü için beliren memnuniyet vardı. "İki yol var," dedi. "İstersen kimliğini getir, pazarlık yaparız. İstersen ilk görevi yaparsın: Echo deposuna sızarsın. O depoda bir yedek var—kırmızı bir kutu. Alırsın, getirirsin. Kutunun içinde Melis'in daha büyük bir parçası var."

Kalbim asılı bir düğüm gibi oldu. "Kutu mu?" Kelime dudaklarımda patladı.

"Ve," Bora devam etti, "son bir not: eğer kutuyu alırsan, kota uyarısı tetiklenir. Emir'in adamları oradalar. Belki Melis'i bulursun; belki bir tuzak. Ve en kötüsü: başarırsan bile, geri getirdiğin parça bir başkasının hayatını parçalayacak."

O an, odadaki camdan dışarı baktım; şehir, neonla yeniden doğuyordu. Her ışık bir anı, her karanlık bir kayıp.

İçimde, seçimlerin ağır bastığı bir taht kurulmuştu. Melis'in sesi geliyordu; bir kapının arkasından fısıldayan.

Bora önümde ufak bir tablet açtı. Ekranda birkaç madde vardı: "1) Kimlik takası — tam Melis paketi için yüksek ücret. 2) Echo soygunu — risk yüksek, ödül büyük. 3) Parça alışverişi — küçük ilerlemeler, küçük kayıplar."

Parmaklarım tablette gezindi; ekranın soğuk yüzü altında isimler dalga dalga sıralanıyordu.

"Seç," dedi Bora sakin. "Yapacağın ilk hamle, gerisini belirleyecek."

Elimi uzattım. Parmak uçlarım titredi. Seçimler, bir bıçak gibi pırıl pırıldı. İçimden bir ses bağırıyordu: Melis. Başka bir ses fısıldıyordu: Kimliğin, benliğin, geçmişin.

Ve tam o anda, atölyenin kapısı ağır bir darbeyle çarpıldı. Tüm ekipmanlar bir anlığına titredi. Dışarıdaki yağmur, daha hızlı çarpıyordu; odanın köşelerinde bir gölge belirdi, bir figür kapıda durdu.

Bora başını kapıya çevirdi. Gözleri bir anda çakmak gibi parladı. "Dışarıdan biri var," dedi. Sesinde soğuk bir uyarı vardı. "Sizi bekleyen kimse değil. Belki Emir'in adamları. Belki de polis. Belki bir müşteri."

Ellerimi kontrol etmeye çalıştım ama parmaklarım uyuşmuş haldeydi. Tabletten gözümü alamadım. Seçim yapmam gerekiyordu—ve aynı anda dışarıdan gelecek olanın kim olduğunu bile bilmiyordum.

Hangi anları geri getirmek için hangi bedelleri ödeyecektim? Ve dışarıdaki gölgenin gelişi, bu bedellerin ne kadar çabuk, ne kadar acımasız ortaya çıkacağını mı gösterecekti?