NoveliqaUnutma Beni: Hafızanın Karanlık Oyunu / Eski Dostun Telefonu :0%
Log in

Chapter 7

Eski Dostun Telefonu

Parmağım ekranda kaydı; karar bir yere doğru eğilmişti ama hangi yöne gideceğini bilmiyordum.

Ekranın soğuk ışığı yüzümün bir yarısını maviye boyadı, yağmur pencerede ritmini yükseltti. Camın ötesinden gelen neon çizgiler, su damlalarının içinde parçalanıyor; her iz bir belleği hatırlatır gibiydi.

Kerem kapıda geriye çekilmişti, omzundaki yağmur damlaları gölgede taşıyor gibiydi. Bir an yüzüne baktım — ifadesi aynı anda yorgun ve uyanıktı, bir köşede bekleyen bir uyarı ışığı gibi.

Telefon titreşti.

Ekranın üstünde "Melis" yazısı kendinden emin bir küçük yıldız gibi yanıp söndü. Nefesim istemsizce hızlandı; Melis'in çağrısı, yıllardır alıştığım bir güven sireni gibiydi, aynı zamanda tehlikeyi işaret eden bir çan.

Cevap tuşuna bastım.

Melis'in sesi kulaklığıma yapıştı, sıcak ve ince, bir zamanlar karşılıklı kahkahalarımızın yarattığı boşluğu dolduracak kadar tanıdık.

"İlay?" dedi. "Gece mi bu? Yağan yağmur seni iyice kasvetli yaptı sanki."

Sesi titremiyordu ama nefes aralarında ince bir çatlak vardı; o çatlağı duymak için kulak kesilmek gerekiyordu.

"Saatin kaç olduğunu hatırlamıyorum," diye cevapladım, hafifçe gülümsedim ama gülümseme suratımda bir simülasyondu. "Gerçek soru: Sen nasılsın, Melis?"

Aramızdaki sessizlik, telefon hattının dijital bir koridorunu doldurdu. Arkadan Kerem'in adımlarının sesi geldi; küçük, ölçülü bir ritm. Kapı kapatılmıştı ama bina kendi içindeki hareketleri fısıldıyordu.

"Ben…" Melis durdu. "İyiyim. Öğle gibiydi, sonra... birkaç işi hallettim. Sen neredesin? Hâlâ orada mısın?"

"Evde," dedim. "Yağmur var. Kerem de burada."

"Kerem mi?" Melis'in sesi ıslandı, bir damla yağmur sesi gibi. "O... uzun zaman oldu sanırım."

Sözler basit görünüyordu ama aralarında eskimiş bir ip gerilmiş gibiydi. Bir an, Melis'in "uzun zaman" demesi beni delip geçti; hafızamın altında bir kapı aralığı açıldı ve içinden birkaç görüntü sızdı: bir kavgaya doğru çekilen gölgeler, birileri tarafından karartılmış bir akşam, bir dosyanın köşesine sıkışmış bir parça kağıt.

"Melis," dedim, sesimi alçaltarak. "Sana bir şey soracağım. Beni, —bazı şeyleri— hatırlıyor musun?"

Cümle ağzımdayken rustik bir korku belirdi; "bazı şeyler" ifadesi hem geniş hem deliciydı. Geçmişimi hatırlamak, hatıraların kesilip biçildiği dünyada kılıçtan önce gelmişti.

Melis'in nefesi yeniden kesildi. "İlay, sen…" diye başladı, ama sonra cümleyi çekti. "Burası güvenli değil sanırım."

Arka planda bir fincanın tıklanması duyuldu; küçük, monitörlü bir kahve dükkânının camından gelmiş olmalıydı. Ama Melis'in sesinin hemen altında, başka bir şey vardı: uzakta bir kapı kolunun metal sesi, kasvetli ve emin.

"Neyi hatırlamamı istiyorsun?" diye ısrar ettim. "Biliyorum ki bazı şeyler yok olmuş olabilir. Belki bana yardım edebilirsin. Küçük bir detay, bir tarih…"

Melis bir anda çok yakınmış gibi oldu; telefonun hoparlöründen nefesinin ılık bir dalgası geçti. "Hatırlıyorum ama… hatırlamıyorum." Kelimeler bir ateş böceğinin ışığı gibi titredi.

O cümlenin içinde bir bomba vardı. "Ne demek bu? Melis, düzgün konuş. Bir oyun oynamıyoruz."

Sesi çözüldü. "Bazen bir görüntü geliyor. Mesela geçen hafta, bir meskende —senin eski çatı katı da olabilir— bir kutu vardı. Küçük bir teneke kutu, içinde bir anahtar gibi bir şey. Sana 'unutma' yazılmış küçük bir not vardı. Sen notu alıp sakladın. Ama sonra her şey bulanıklaştı. Uyandığımda o geceyi hatırlamıyorum gibi hissediyorum."

Kalbimde bir şey kırıldı; teneke kutu, anahtar, o kelime —unutma— benim için bir ritüeldi. O kutuyu sakladığım gece hâlâ ellerimdeki izleri hatırlıyordum; tırnaklarımın etkisi etrafta bırakılmıştı. Melis'in ağzından çıkan bu detay, benim göğsümde kilitli bir kapıyı açıyordu.

"Teneke kutu?" dedim. "O kutuyu kimseyle paylaşmadım. Nereden biliyorsun?"

Melis gülümsemeye çalıştı; gülümseme çabası telefon hattından soğuk bir kimlik gibiydi. "İlay, ben geçmişte sana çok şey anlattım. Beni sildiler mi yoksa… bilmem ki. Ama o geceyle ilgili bir anı geldiğinde kalbim daha hızlı atıyor. Sen bir adamla tartışıyordun, siyah bir ceketi vardı, belki Emir olabilir. Sonra sen bir kaydı açtın —bana o kadar anlamlı geliyordu ki— ama bir anda konuşmalar koptu. Sanki birilerinin düğmeye bastığını dinledim."

Emir'in adı orada düşmüş, gri bir taş gibi. Emir Kâhya; hafızayı düzenleyen, pazarı kontrol eden, "düzen" isteyen adam. Onun adı geçtiğinde yağmur daha da yoğunlaşmış gibi oldu; neon dışarıda bir çizik gibi titredi.

"Emir mi?" dedim, nefesimi tuttuğum yerde. "Melis, bu önemli. Bunu kimseye söyleme."

"Ben söylemeyeceğim," dedi Melis, ama cümlesinin sonunda bir ağırlık vardı. "Ama aynı zamanda… unutmuş davranıyorum."

"Unutmuş davranıyor musun, bilemiyorum. Neden öyle yapıyorsun?"

Cevabı beklerken arka planda bir ses daha yükseldi; genç bir kadının bozuk bir şarkıyı mırıldanması, belki bir marketten. Sonra Melis'in sesi düştü, daha yumuşak, neredeyse bir fısıltı.

"Bazen bilerek yapıyorum," dedi. "Bazen de istemsizce. Hatırlıyorum ama hatırlamamak daha güvenliymiş gibi geliyor. Sanki bir düğme var; bastığımda bazı şeyler soluyor. Ama bugün bir an… senin annenin şarkısını hatırladım. 'Gülümse İstanbul' diye mırıldanıyordun. O an birden ağladım. Neden ağladığını bilmiyorum ama gülümseyişi hatırladım."

Annenin şarkısını duymak, bende bir elektrik gibi yayıldı. O melodi, narin ve acı dolu, kayıp bir harita gibiydi. Melis'in ağlaması, kaydın dışında kalan bir kayıt gibiydi; dışında kalmış, ama hâlâ iz bırakan.

"Melis," dedim, "bunu sadece hatırlıyor olman büyük bir şey. Kimse kolay kolay başka birinin anısını 'hatırlamamalı' ama hatırlıyorsan, bir iz var. Her iz bir delil olabilir."

"İz?" dedi. "Belki de izler bizi buluyor, İlay. Belki de izler siliniyor ama geri dönüyor. Bazen rüyamda bir cihaz görüyorum. Mavi ışık. Echo'nun mavi ışığı. O ışık bir noktayı kurcalıyor ve sonra hiçbir şey kalmıyor. Ben de o noktada dururken, kendimi silinmiş gibi hissediyorum."

Echo... kelime boğazımda çınladı. Şehirdeki cam kulelerin tek başına verdiği yetki, hafızaların ticaretindeki sistemin adı artık iyice yüklenmişti. Melis'in rüyasında Echo'nun mavi ışığını görmek, hedefte olabileceğinin işaretiydi.

"Sence Melis, biri seni hedef aldı mı?" diye sordum. Soru basit ama bıçak gibiydi.

"Sence?" Melis de aynı soruyu geri attı. "Benim hislerim karmaşık. Bazen bir boşluk var sonra biri 'Hiçbir şey olmadı' diyor. Bazen ise biri yanıma gelip 'Bunu unut' diyor. Dün bir erkek geldi, bana bir kahve bıraktı ve 'Sakın konuşma' dedi. Saçları beyaz kenarlıydı. Bakan bir bakışı vardı. Ama yüzünü tam hatırlamıyorum."

Telefonun diğer ucunda Melis'in sesindeki dağınıklık, ona bir bağlaç vermiş gibiydi: hatırlama — hatırlamama. Onu sorgulamak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi; Melis'e zarar gelmesini istemiyordum.

"Bu adamı tarif et," dedim sonunda. "Her ayrıntıyı ver. Ne giyiyordu, konuştu mu?"

"Kalın bir mont vardı," diye mırıldandı Melis. "Listen anlamıyorum, İlay. Yüzü… yüzü bulanık. Ama konuştu. 'Kimse bilmemeli' dedi. Ve sonra bir şey daha —sanki bir çarpma sesi. Bir anahtar kırıldı gibi. Senin tenekeni hatırladı mı! O anda kalbim durdu. Bana 'ona dokunma' dedi."

"Teneke kutuya dokundun mu?" diye sordum, sesim sessiz bir emirdi.

"Dokunmadım," dedi Melis, "ama kutunun kokusunu hatırladım. Naneli bir kâğıdın ufacık bir yırtığı vardı. Sen o kâğıdı masanın altına saklamıştın. O kâğıdı buldum gibi hissediyorum ama ellerim boştu. Gerçekten garip, İlay."

Her ayrıntı, benim için bir haritaya çiviler çakıyordu; naneli kâğıdın yırtığı, anahtarın kırılması, beyaz kenarlı saçlı adamın tehdidi. Bir zamanların sıradan anları şimdi bir komploya ait kanıtlar gibi titreşiyordu.

"Melis, bunu ispatlayabilir misin?" dedim. "Fotoğraf? Ses kaydı? O geceyi tek bir cümleyle hatırlayacak kadar net bir parça söyle bana."

Bir an sessizlik vardı. Sonra Melis'in sesi daha da kısıldı, bir şeylerin korkunç bir ciddiyeti gelip düğüm oluyor gibiydi.

"Sen bana bir şey vermiştin," dedi. "Küçük bir ses dosyası. 'Sana asla söylemeyeceğim' demiştin. O dosyada bir isim geçiyordu; 'İpek'. O ismi duyunca saçlarım diken diken oldu. Ama sonra… sonra telefonda bir alarma benzeyen bir ses geldi ve dosya kapandı. Samsunlu bir rüzgar esti gibi, kişi konuştu ama cümleyi bitirmeden hepsi kayboldu."

"İpek mi?" dedim. İpek adı, siyahta mürekkep gibi bastı beynime. Aralar arasında bir bağlantı olmalıydı: İpek — bir tanık mı, bir dosya adı mı, bir köprü mü?

"İpek," dedi Melis, "bir keresinde sana İpek'ten bahsetmiştim. Bizim için bir anahtar olabilirdi. Ama şimdi… çok garip. Ben biliyorum gibi davranıyorum ama aynı zamanda bilmiyorum. Anılarım bir dizi filmi andırıyor; sadece kısa çarpımları hatırlıyorum ve sonra film donuyor."

Sesi kırıldı. "Bana yardım eder misin, İlay?"

O kelime, yardım, küçük ama büyük bir çağrıydı. Bir anda aklımda düzinelerce plan belirdi: Melis'in evine gitmek, Echo ağlarını taramak, Kerem'den bir şeyler almak. Ama her hamle, Emir'in gölgesi altındaydı.

"Gitme yerini söylemez misin?" diye sordum. "Nerede olduğunu söylesen ben gelebilirim."

Melis derin bir nefes aldı. "Burası güvenli değil. Beni bulurlarsa…"

Cümle tamamlanmadı. Hoparlörün diğer ucundan bir kapı kolunun çekilme sesi, sert ve mekanik geldi.

Melis'in sesi bir anda buz kesti. "Kim o?" diye fısıldadı.

Arka plandaki gürültü arttı; uzak bir ayak sesi, yaklaştıkça metalik bir tınlama. Telefonun hoparlöründen Melis'in solgun nefesi geldi, ardından bir fısıltı: "Onlar geliyor."

"Melis, şimdi kapat!" diye bağırdım. "Hemen kapat!"

Ama Melis durdu. "İlay, dinle. Sana söylemem gereken bir şey var. Eğer ben konuşmazsam… belki de daha iyi olur. Ama sana bir kelime veriyorum: Çatı katı, Kuruçeşme, son raf. Orada bir kutu. Anahtarın yarısı orada. Bul."

Söylediği kelimeler tamponlu bir çekiç gibi kafama indi; "çatı katı, Kuruçeşme, son raf". O noktada, her ses göğsümde yankılandı.

"Melis!" dedim, kısa ve keskin. "Neden bunu şimdi söylüyorsun? Neden hatırlamıyormuş gibi davranıyorsun bazen?"

Hattın öte tarafında Melis'in sesinde, daha önce hiç duymadığım bir şey vardı: korkudan ziyade bir çökmüşlük, sanki bir rolü zorla canlandırıyordu.

"Çünkü," dedi, sesi bir hayaletin çizgisi gibi, "bazen hatırlamak ölümle eş. Bazen hatırlamak, seni yakalar. Eğer bir şeyi hatırlarsam, beni de hatırlayabilirler. Beni bulurlar. Bu yüzden unutuyor gibi yapıyorum. Bu… bu onların oyunuydu. Beni alıştırdılar. Unutuyorum, sonra hatırlıyorum, sonra unutuyorum tekrar. Bir döngü."

Cümle bir çığlık gibi bitmişti.

Tam o anda, Melis'in arka planından birisi bağırdı: "Kapiyi aç!" Metalin rengi, komutun sertliği yükseldi. Melis çığlık attı ama ardından telefonu kulağına bastırıp bir daha fısıldadı: "Söyleme. Lütfen. Beni dinle, İlay. Eğer biraz daha ısrar edersen, kapı şimdi…"

Sözler yarıda kaldı, bir hırıltı, bir nefes… ve bir tıklama.

Hattaki sessizlik, bir elin telefonun ucunu kapatmasından daha fazla his taşıyordu. Ekran titredi, zayıf bir uğultu hâlinde kaldı.

Telefon elimde, parmaklarım ürpermeye başladı. Yağmur dışarda hâlâ yağıyordu; bir kapı bir yerlerde tıkandı, bir adım geri çekildi. Kerem yüzüme baktı; gözleri cevap yerine sorular fırlatıyordu.

Melis neden bazı anıları hatırlamıyor gibi davranıyordu?

Cevabı kafamın içinde tekrar etti, bir kilit döndürülmüş gibi: "Bazen hatırlamak ölümle eş. Beni alıştırdılar. Unutuyorum, sonra hatırlıyorum."

Ama cümle eksikti, kırık bir harita gibiydi. Kim "alıştırmıştı" Melis'i? Ve neden o alıştırma, bazı anıların hatırlanır gibi ama hatırlanmazcasına davranılmasına yol açıyordu?

Telefonun ekranında Melis'in adı soldu; kısa süre sonra bir bildirim geldi — bilinmeyen numaradan bir mesaj: "SUS. GÜVENLİĞİNE ÖNEM VER."

Ekrandaki cümlenin soğukluğu beni sardı; aynı anda bir parça daha belirdi kafamda, daha yüksek, bir sesin yankısı: bir anahtarın kırılması, bir teneke kutunun kapağı tıkırtısı, ve biri fısıldıyordu: "Bunu asla bulamamalısın."

Ama ben bulmak istiyordum. Bu yüzden telefon’u kapatmadım.

Benim elimde bir soru vardı ve o sorunun ucunda Melis duruyordu — hatırlıyor gibi yapan bir yüz, bir yığın kırık görüntü, ve bir kapı daha açılmayı bekliyordu.