NoveliqaUnutma Beni: Hafızanın Karanlık Oyunu / Meşru Şüpheli :0%
Log in

Chapter 6

Meşru Şüpheli

Ekranın son titremesi göğsümde bir çivi gibi kaldı. Işığın sönüşüyle birlikte odanın köşeleri daha derin bir karanlığa gömüldü. Perdenin kenarından sızan yağmurun neon yansıması, duvardaki çatlağın içinden süzülür gibi kaydı.

Nefesim tuhaf bir ritimle atıyordu; göğsüm daralıyor, kollarımda eski bir ağırlık hissediyordum. Parmak uçlarım hâlâ ekranın soğuk plastik dokusunu arıyordu, gözlerim gölgede kalan o yüzü tekrar tekrar tarıyordu. Gerçek miydi? Kopya mı? İkisinin arasındaki o tek, ince çizgiyi kavrayamamıştım.

Odaya atılmış zarfı görmedim başta. Sürüyle kağıt, polis pullarıyla mühürlenmiş bir dosya, üstünde kalın siyah harflerle: ŞÜPHELİ — KARA İLAYDA. Kalbim, yakın zamanda tanıştığım bir davetliymişçesine çarpıp geri çekildi.

Zarfın kenarındaki ıslaklık, yağmurun getirdiği bir izdi. Dışarıda sokak lambasının altında bir araba durmuş, camından inen damlalar beraberimde gelen belirsizliği taşıyordu. Dosyayı açtım; her sayfa bir bıçak darbesi gibiydi.

İlk sayfa — Özet: - Olay: S-13 Klinikinde yasa dışı hafıza çıkarımı ve cinayet. - Şüpheli: Kara, İlayda (eski adli transkripsiyon uzmanı). - Öncelik Derecesi: Yüksek. - Not: "Güvenlik kameraları yüz tanımada belirsizlik bildiriyor. Ancak eş zamanlı veri trafiği ve biyolojik izler şüpheliyi işaret ediyor."

Kalbim havada asılı kaldı. Biyolojik izler derken… Parmağımdaki o ince yaraya mı takıldılar yine? Yoksa Echo'nun makinelerinden birinde bırakılan bir şey mi vardı?

Sayfaları çevirdikçe, cümleler birbiri ardına sigara dumanı gibi boğazımı yakmaya başladı. Zaman çizelgesi; üçüncü sayfada dikkat çekici bir tutarsızlık vardı:

03:12 — Güvenlik kamerası S-13 girişinde kadın figürünü kaydetti. Yüz bulanık. 03:45 — Klinik içindeki çıkarım odasında kısa süreli güç kesintisi. 04:02 — Çıkartılan hafıza ögesi, bilinmeyen bir dış sunucuya upload edildi. 04:15 — Binanın arka servisinde bir erkek cesedi bulundu.

Yan not: "Yüklenen paketin kaynak kaydı: Echo-Session ID: E-9821. Aygıt Parmakizi: Kara, İlayda (kısmi uyum)."

Kısmi uyum. İki kelime; iki satır.

Eski mesleğim sıkışıp kaldı, dudaklarımın arkasında düğümlendi. Transkripsiyon memolarını okumaktan başka bir şey yapmazdım: kelimelerin ritmine, zamana, boşluklara bakardım. Bu sayfalarda bir ritim vardı ama bozuktu; birileri ritmi taklit etmiş, ama nefesin eksik olduğunu bilemeyi hesaba katamamıştı.

Telefonum titredi. Ekranda “Bilinmeyen” yazıyordu. Açmadım. Bilinmeyenin yanıtı genellikle daha fazla bilebilme isteğiyle gelir, oysa bildiğim şeyler bana gücümün ne kadar az kaldığını fısıldıyordu.

Kapıda bir tıkırtı oldu; kimse çağırmadan gelen insanlar beni her zaman tetiklerdi. Ayak sesleri çıkmadı. Dosyayı masaya bıraktım. İçimdeki tanıdık boşluk, çocukluğumdan kalma bir korkuyu uyandırdı: gerçeklikten bir şey eksilmeye başlamıştı.

Telefon titredi tekrar. Mesaj: “Görüşelim. — K.” Tek harf, bir isim: Kerem. Eski meslektaşım, hâlâ bazı kapıları arayabilen ve gerektiğinde kapıları kilitleyebilen Kerem.

Onu hatırladığım son anılar bulanıktı; iyi saatlerinizde insan gibi davranır, kötü saatlerimde ise ejderhaya dönüşürdü. Şimdi ise bir elbise askılığının üzerindeki eski ceketi gibi, bana hâlâ biraz umut ve ağır bir yük taşıyordu.

"Burada ne işi var?" dedim kendi kendime. Sesim kısıktı, rahatsızlıktan.

Kerem geldiğinde yağmurun kokusu onun peşindeydi; kolunun dirsek hizasında kökleri ıslanmış bir poliester kokusu. Yüzünde yorgun bir düzgünlük vardı. Selam vermedi; masasının yanına çöktü, dosyayı açtı ve parmakları dosya kenarına değdi.

"Emniyet işi," dedi. Ağzından çıkan her kelime bir hesap. "Seni şüpheli olarak sınıflandırmışlar. Resmi kayıtlar, ipuçları; sabah raporunda adın ilk sayfada."

"Nasıl elde ettin bunları?" Sesim iki oktav daha inmişti.

"Ben değil, dostum" dedi Kerem. "Biri bana bıraktı. Soruşturma tanımlı kişilerle yürütülüyor ama... bazı dosyaları dışarı sızdırdılar. Maksat—" Dudaklarını büzdü. "Maksat seni ön plana çıkarmak."

Gözlerimi kapadım. Ön plana çıkarmak. Emir Kâhya’nın gölgesi her yerdeydi; haberi gazeteye düşen bir söylenti gibi, bürokrasinin kıyısında bekliyordu. Emir bir fırtına öncesi sessizlik gibi; çokça şey söylemeden etrafı toplayan biri.

Kerem dosyanın sonuna geldi, bir post-it çıkardı ve bana uzattı. Üzerinde küçük el yazısıyla: "Delik: Upload ID aynı gün 04:02 — ama iki ayar çakışması var. Yüz tanıma sesi senin kayıtlarını taklit ediyor. Kopya yapılmış. Ancak parmak izi…"

Parmak izinin altındaki satır, bedenimin içinden geçen bir buz gibi akıntı bıraktı: "Klinik cihazında kısmi biyolojik materyal bulundu. İlayda Kara'nın DNA'sıyla uyum belirtisi gösteriyor."

"Uyum," dedim. "Kısmi… Bu nasıl olur?"

Kerem başını salladı. "İnsanların izleri bir daha üretilebilir. Echo cihazları, iyi bir parametreyle, birinin derin özelliğini nakleder. Ama bütün DNA’yı üretmek başka bir iş. 'Kısmi uyum' genelde bir temizlik işleminden sonra kalanlar için yazılır. Birisi seni sahte bir imza gibi bırakmış olabilir. Ya da… sen gerçekten orada oldun ve hatırlamıyorsun."

O cümlenin sonundaki 'ya da' beni yutacak kadar ağırdı. Hafızamda bir boşluk olduğunu biliyordum. Ama boşluk bir suç itirafı değildir. Boşluk, yalnızca bilgi eksikliğidir. Yine de dosyada bir açık kapı bırakılmıştı: halkın gözünde bir suçlu oluşturmak için yeterli görüntü, yeterli laf, yeterince 'kısmi' kanıt.

Kerem dosyanın arasından başka bir sayfa çıkardı. Bir fotoğraf; arka sokak lambasının sarısıyla çekilmiş mürekkep lekesi gibi. Fotoğrafta bir kadın vardı, siluetinin hatları tanıdık. Fotoğrafın altına el yazısı ile: "Şüpheli klinik çıkışı, 03:20. Görgü tanığı: Mekan işçisi 'Ali'."

Görgü tanığı. Ali adlı bir mekan işçisi. Görgü tanıkları hafızanın düşmanıydı; bir anı bağlamına sokuverirler, kendi yorumlarıyla eklerler ve başkalarının gerçekliğini devralırlar. Eğer Ali, beni gördüğünü iddia ediyorsa, onun gözleri doğru olabilir — ya da Emir’in oyuncağı.

"Ali'yi bul," dedim. Nefesim bir komut gibi çıktı.

Kerem baktı. "Bana sormanı bekliyordum. İki sorun var: Ali şehir dışına gitmiş. S-13'ün güvenlik şifreleri Emir'e devredilmiş durumda. Dış sunucuya erişim için Echo iç hattına girmen gerekiyor. Bu, üç seçenek demek: 1) Echo sunucularına sız; 2) Ali'yi bul ve ifadesini boz; 3) Kendi hafızana illegal bir geri yükleme yap ve ne olduğunu hatırla."

Üç seçenek. Her biri bir şeffaf düğmeye dokunmak gibi. Her biri bir patlamaya sebep olabilirdi.

Kerem gözümün içine baktı. "Hukuken olmayan üç yol. Yasal yok. Bunların hepsi tehlikeli. Hangisini seçiyorsun?"

Tehlike kelimesi küfür gibi kulaklarımı aşındırdı. Çocuğumla son konuşmamı hatırladım; yarım bir isim, bir endişe, 'anne...' Evdeki çıngıraklı oyuncak nasılsa sessizleşmişti artık. Sessizlik, bana geçmişteki kavgaların birer yankısı gibi geliyordu.

"Echo'ya girmek," dedim yavaşça. "Sunucu... oradan… belki upload kayıtlarını görebilirim. Kime verildiğini. Kime borçlu olduğumuzu anlayabilirim."

Kerem burnunu çekti; bir şey söyleyecekti ama durdu. "Bence," dedi sonunda, "Echo, Emir'in kalesi. İçeri girmek demek, Emir'e şahsen 'merhaba' demek demek. Onun tarafındaki güvenlikler, 'kek' gibi dağılmaz." Dudakları acı bir tebessüm kıvrımı yaptı. "Ama Ali'nin yanında iki tane daha göz var. Onlar daha kolay, ama insanları işin içine sokarsın. Kendi hafızanı geri almak… riskin en büyüğü. Kaybetme ihtimali var."

Kendi hafızamı geri almak. Hafıza zaten iki yüzlü bir şeydi; beni beni yapan anılar benim aleyhime kullanılabilir ya da beni kurtaracak tek kanıt olabilir. Echo’ya geri dönmek, bir yandan beni kimin gerçekte olduğum hakkında aydınlatacak, diğer yandan ise Emir’in elindeki ipleri bana gösterebilirdi. Ama geri yükleme, eğer başarısız olursa beni tamamen silerdi: kalan kırıntılarımı da yok edebilirdi.

Karar mekanizması gibi çalışan zihnim, eski mesleğimin alışkanlıklarıyla çalıştı. Delikleri, uydurma ritmleri ve boşlukları aradı. Dosyada bir uyumsuzluk daha vardı: upload saati 04:02, ama kamera kaydı 03:45'te kesiliyor. Aradaki 17 dakikalık boşluk, benimle ilgili hikâyenin boşluğuydu. Kimin bu boşluğu doldurduğunu bulmak, kimin beni suçlayıp kimin beni koruduğunu gösterebilirdi.

"Ali'yi bulmak daha az ölümcül," diye fısıldadım. Kendimi kandırıyordum. İnsanlar, hatırları için satılır, korkuları için dövülür. Bir görgü tanığını değiştirirsen, hikâyeyi baştan yazabilirdin. Ama Emir bunun farkında olur, ve daha öfkelenecekti.

Kerem usulca dosyayı kapattı. "Sana bir seçenek daha söyleyeyim," dedi. "Dosyayı çıkarttığın kişi, dosyada küçük bir izle birlikte bırakmış: E-posta başlığı 'KEŞİF'. Gönderici: bilinmiyor. Konu satırı olarak sadece 'Seçim'. İçinde bir adres var. Güvenlik altı, yer altı sunucusu. Bir tür ara işlemci. Bunu bulursan, upload işlemini yapan aracıya erişebilirsin. Ne Echo kadar korunaklı, ne Ali kadar açık."

O an içimde bir hafifleme oldu; bir yol daha. Ara katman. Arkadaki insanları bulmak. Birinin upload yapmak için aracı kullanmış olması, kullanıcının kimliğini korur. Eğer o aracı bulursam, gerçek yükleyiciyi takip edebilirdim. Belki o, benim sahtekarım, belki Emir'in köpeği, belki de hiç beklemediğim bir isimdi.

Kerem, sigara çakmağını çıkardı ama çakmağına kıvılcım yakmadı. "Ancak," diye ekledi, "o ara sunucular genelde bir bedel ister. Ve bedel, genelde kanla ödenir."

Gözlerimi kapattım. Memurların dosyasında yazılan 'kısmi uyum' kelimeleri bir kez daha geçti gözlerimin önünden. İnsanlar isimleriyle yaşar, hatıralarla nefes alırdı. Eğer birisi benim hatıralarımın bir kısmını söküp, yerini sahte bir izle doldurduysa, o kişi beni kendi isteğine göre bir kuklaya çevirirdi.

Birden dışarıda bir araba kornası çaldı; kısa, keskin. Sanki bir kapı arkasında bekleyen birinin sabırsız bir tıkırtısıydı. Kerem ceketini aldı; ayağa kalkarken yüzünün ifadesi değişti.

"Karar vermen gerek," dedi. "Eğer Echo'nun kapısını tıklarsan, en azından kim seni suçlamak istiyor görebileceksin. Ali'ye gidersen, hikâyeyi o anı için baştan yazarsın. Ara sunucu daha akıllıca; belki seni doğrudan hedef gösterenleri bulursun."

Ben dosyaya baktım. Yağmur pencereye vuruyor, ışıklar dalgalanıyordu. İçimde bir hırs, bir çocuk gibi tuttu beni. Hatırlamıyordum, ama bir şey vardı: gerçeği öğrenmek için bedel ödemeye alışkındım. Adli transkripsiyon uzmanı olduğum günlerde, kelimelerden, zaman damgalarından suçların kördüğümünü çözerdim. Şimdi aynı işin içinde ben de bir suç unsuru olmuştum.

Elimi dosyanın üzerine koydum. Parmak uçlarım kaşınmaya başladı. İçeriğinde bir yalan vardı; o yalanı bulmak zorundaydım. Ama hangi kapıyı çalmalıydım? Hangi tehlikeye atılmalıydım? Echo'nun buzlu yatağına mı, Ali'nin dedikodularını devralan ara sokaklara mı, yoksa gölgelerin altında çalışan bir ara sunucuya mı?

Kapı tekrar tıklandı; bu sefer daha sert. Kerem bir adım geri çekildi, sonra bana doğru eğildi.

"İlayda," dedi sessizce, "sen kimin kurbanı olmak istemediğine karar ver. Kurban olmak... her zaman iki seçenek sunar: ya susarsın, ya da susmamak için yeterince kötü olursun."

Cümlenin ağırlığıyla nefesimi tuttum. Kurban olmamak istiyordum. Bunu bildiğim için bir karar almak zorundaydım.

Tuşlarına bastım. Telefonumun ekranında üç mesaj penceresi belirdi: biri Echo iç hattından giriş teklifi—bir başvuru formu gibi; biri Ali'nin son konumuna işaret eden bir koordinat; biri ise gizemli ara sunucunun adresini içeren bir bağlantı. Her biri bir kapıydı. Her kapı farklı bir felaket vaat ediyordu.

Baş parmağım ilk bağlantıya doğru sürüklendi — Echo. Parmağım ekrandan ayrılmadan durdu. Gözlerim kapandı; bir anlığa, çocukluğumun bir görüntüsü gözüme geldi: birden fazla yokuş, sonra bir kapı. İçeride bir kadın, bana bakıyordu. Gözleri, tanıdık ama yabancıydı.

Elim titredi. Hangi tehlikeye atılacaktım?

Kapı arkasından sert bir ses geldi; bu sefer gerçek, insandı: "İlayda Kara?" dedi bir ses. Kulaklarım zonkladı. Kapı bir an için aralandı. Kerem gerildi. Dışarıdaki gölgeler, birinin siluetini taşıyordu.

Ben hala ekrandaki seçimdeydim; baş parmağım Echo bağlantısının üzerinde asılıydı. Bir nefes, bir karar anı. Parmak bir milim daha kıpırdadı.

Hangi kapıyı çalacağımı seçmeden önce, başka bir şeyin karar vermesini bekleyemezdim.

Parmağımı ekrandan çekip, derin bir nefes aldım. Yaşayan hafızanın her kırıntısını toplamaya kararlıydım. Ama hangi kırıntı yüzümü geri getirecekti, hangi kırıntı beni hiç tanımadığım bir çukura attıracaktı?

Kapının açılmasıyla odanın içine soğuk bir rüzgar girdi. Kerem geriye çekildi. Dışarıdan gelen ses, cesur veya tehlikeli bir adımın ritmi gibiydi.

Parmağım sonunda bir karara doğru eğildi — ama hangi yöne? Ekranın ışığı yüzüme vururken, yağmur dışarıda bir davetiye gibi yağmaya devam etti.