Chapter 16
...gerçek suçlu kimdi?
O cümle odanın içinde bir taş gibi durdu. Zaman ağırlaştı; nefesler, duvarın soğuk lambasının titreyen ışığında kristalleşti.
Arda tableti kapatırken parmak uçlarındaki titremeyi gördüm. Parmakları, birinin içindeki uyarı bekçisi gibi hâlâ sarsılıyordu. Bense aynanın içinden bakar gibi donup kalmıştım; içimde bir yer sabitleşmiş, sonra çatlamış gibiydi.
"Ne yapacağız?" dedi sonunda, sesi kâğıt hışırtısına benzer bir incelikte.
Soru düğümlendi. Daha doğrusu cevap vardı: hatıra geri getirecek bir prosedür, yasa dışı, pahalı, tehlikeli. Ve bir umut—ya da bir tuzak.
Arda gözlüğünü düzeltti. "Mira var," dedi. "Eski bir klinikçi. Echo'nun kodlarını çözenlerden. Yasal şebeke istemez ama... 'residü çekme' yapabiliyor. Kafa içinde kalanın, sızanın kalıntısını çıkartıyor."
"Mira mı?" Dudaklarımda isim bir tükürük damlası gibi ıslandı. Hatırlamıyordum onu; ama Arda'nın yüzüne bakarken gözlerinin kenarında bir yorgunluk şeridi gördüm—bu işin bedelini bilenlerin çizgisi.
Geceye yağmur indi. Neon ışıklar asfaltı pansuman gibi sardı. Klinik bulduğumuzda, İstanbulun göbeğinde, dükkanlar kapanmış, camların ardında ıssız yüzler varken, klinik başka bir dünyaydı: pencereyi kaplayan siyah perdeler, dışardaki yağmurun ritmine karışan bir fan hırıltısı ve metal bir leğenin kokusu; içerde server rackleri, sarılmış kablolar, ağaç saksıları. Devrik bir evin çatı katını anımsatan bir düzen.
Mira küçük, keskin bakışlı bir kadın çıktı kapıya. Yaşı otuzu geçkin ama elleri genç; operasyonel bir sertlik vardı. Sesi, sokakta duyduğum klinik reklamlarının tatlı yalanlarına benzemezdi.
"İlayda Kara?" diye sordu. Adımı duyunca kaşlarını çattı ama içeri aldı bizi.
"Arda getirdi," dedim. Her kelime, boğazımdan çakıl taşları geçirir gibi geldi.
İçerideki hava soğuk ama temizdi; antiseptik değil, elektrik kokusu. Bir masanın üzerinde eski bir oyuncak bebek duruyordu; yüzü kirli, bir gözü eksik. Nesne bana ait veya miras mıydı, bilemedim. Belki de Mira'nın ofisine ait, belki de hafızalar için bıraktığı tuzak objesi.
Mira cihazı gösterdi: bir tür yarım küre, içi kablolarla örülmüş, tel sarılmış bir başlık ve pendant gibi minik bir kutu. "Bu 'çekme' cihazı," dedi. "Senin beyin izlerini toplar, sonra sıkışmış anıyı yüzeye iter. Ama uyarıyorum: geri getirdiği her şey doğru olmayabilir. Echo, enstalasyon yapmayı öğrendi; hafızayı 'set' olarak paketleyip piyasaya sürüyorlar. Bunu ayırt etmek lazım."
"Enstalasyon?" Arda yutkunup sordu. "Yani sahte anı mı?"
"Yani sahte de olabilir, düzenlenmiş de, kopya da…" Mira cümleyi kısa kesti. "Seninle yaşıt, içindeki malzeme belirler. Ben sadece çıkarırım; değerlendirmek sana düşer."
Mirasının gözlerine baktım. İçinde korku yoktu, sadece meslek etiğinin soğuk bir versiyonu. Bir insanı zayıf anılarına tekrar sokmak, onu savunmasız bırakmak anlamına geliyordu. Ancak sorumluluk benimdi; geçmişime dair parçaları almak, suçluyu bulmak için gerekirdi.
Sedasyonun bir şaka gibi hafif olduğunu söylediler; tam bilinç kaybı değil, yarı-uyanıklık. Bir iğne koluma girdi; metal bir tat, sonra buz. Başlık kapatıldığında dış dünya bir perdenin arkasına geçti. Arda'nın nefesinin hışırtısını, Mira'nın makine düğmelerini duyabiliyordum; ama sonra sesler de silikleşti.
İlk görüntü çarptı: bir ışık kırılması; camlar. Bir koku—çiğ limon, keskin ve taze. O koku tüm vücudumu sardı; sabitledi beni. Nefes almak zorlaştı ama bu sefer korkmak değildi; bir tanıma idi.
Bir elin parmakları daha sonra belirdi. İnce, titrek. Bir anahtar halkası—küçük bir metal halka—parmaklar arasında döndü. Anahtarın üzerindeki çizgi, bilirken hatırladığınız ama adını söyleyemediğiniz bir şeyi çağırdı: "K." harfi. Başka bir dilde yazılmıştı gibi, ama ben anladım.
Görüntü geldikçe geldi; bir apartman girişi, mermer zemin, bir köpek havlaması. Birisi koşuyordu; ayak sesleri, metalik bir çarpma. Sonra bir çığlık—kadın sesi. Ama sesle çığlık aynı anda çakışmıyordu; bir başka kaydın eklenmiş gibi üst üste duruyordu.
Kamera açısı değişti. Şu anki klinikteki ışıkla aynı değildi: hafif sarı, loş, lambanın ucuz flüoresansı. Bir odada bir masa. Masanın üstünde bir kupa, kırık seramik, içinde kurumuş çay lekesi. Masanın yanındaki sandalyede bir el düşmüş; parmakların ucunda tırnak macunu gibi bir şey, koyu. Benim kalçamı bir bıçak saplanıyor gibi hissettim; ama bedenimde kan yoktu. Sadece görüntünün bana dokunuşu.
Mira'nın sesi daha uzaktan geldi. "Parçalar hızlı. Tut, odaklan. Eğer üzerinde Echo enstalasyon imzası varsa, hafif tekrarlayan 0:13-0:17 milisaniye aralığında gürültü olur."
Gürültü, yoktu. Yine de bir uyumsuzluk vardı: odanın penceresi açıktı ama dışarıda görünen sokak geceydi; aynı görüntüde saat ışığı öğleyi gösteriyordu. Işığın rengi cam filtrelerinden keskin bir şekilde kaymıştı.
Görüntüde bir kadın vardı—bana çok uzak, aynı zamanda yakın. Yüzünde sebebi açıklanamayan bir sakinlik. Saçları omuz hizasında kestirilmiş, rengi siyaha yakın kestane. Kadının elinde bir madeni para gibi parlak bir şey vardı. Yaklaştıkça daha net oldu: küçük, oval bir madalyon; üzerindeki minik oyma desen, çocuğun bir çizimini andırıyordu: bir ev, bir güneş, bir insan. Ev çizgilerinin arasından küçük bir harf—A—sızıyordu.
A adımdı. Arda'nın mıydı? Yoksa başka birinin?
Kadın bakışını önümdeki boşluğa dikti. Dilini ısırdı; hareketi o kadar doğal ve özel bir alışkanlık ki, ben de dudaklarımı ısırdığımı fark ettim. Bu, benim bir alışkanlığım mıydı? Ya da taklit ettim mi?
"İlayda—" Mira'nın uyarısı hafif bir titremeyle geldi. "Dikkatle bakalım. Orada bir an. Ses tonuna bak."
Ses bir çarpışma sesiyle kesti kendini. Bir vuruş, sonra bir düşme; masanın üzerindeki kupa devrildi, çayın sessizce yayıldığını gördüm. Ama metalik bir parıltı vardı: bir saat yüzü, bağcık gibi bir şey, sonra hemen yok oldu. Görüntü bu kısmı tekrarladı; birkaç frame'lik bir sıçrama ve sonra sessizlik.
Gözlerim suyla doldu; ama bu gözyaşı mıydı, yoksa bir reaktans mıydı bilemedim. Başımın içi dalgalanıyordu; beyindeki bir kaydın yüzeye çıkması, sanki bir denizin dibinden bir balık yakalamak gibiydi—baskı yükselir, hayvan panikler.
Arda'nun eli elimdeydi. Soğukkanlılığını sürdürmeye çalışıyordu ama parmak uçları terliyordu. Beni izleyişindeki o kararlı ama kırılgan ifade, "bunu yapmalıyız" dedi.
Görüntü bir an için netleşti. Kadın o madalyonu cebine soktu, sonra birine baktı; bakış, benim gördüğüm bakışlarla örtüşmedi. Dili başka bir melodideydi. Bir cümle vardı, ama kelimeler karışık; bir parça duyabildim: "Sakla..." O iki heceyi duyunca karın boşluğumda bir tanıma titredi. Bir çocuk şarkısı mırıldanıyordu arkada—aynı melodi dans okuluna giderken kulağımda çalan melodiydi, bir zamanlar evde çalardı.
O melodi. Evimizin koridorunda asılı duran küçük tahta atın ahşap sesiyle aynı ritimdi.
Kalbim hızlandı, başımda bir zonklama. Yaşananların gerçekliğini doğrulamak için akılcasına bir bilgi, somut bir işaret gerekiyordu. Haber kayıtları, polis tutanakları veya Echo kayıtları… Her şey birbirine dokunmalıydı.
Görüntü büküldü. Bir el kapıya vurdu; kapı gıcırtısı, dışarıdan bir motor sesi. Birisi "E" diye bağırdı; ses, Emir Kâhya'ya ait olabilecek bir ton taşıyordu—soğuk, emir verici. Kalbim buzladı.
"Emir sesi olabilir mi?" Arda fısıldadı. Sesinde umut ve dehşet karışıyordu.
Mira başlığın düğmelerine bastı. Ekranda dalga formunun küçük bir pırıltısı belirdi—sinir bozucu, ama dikkate değer: bir kod damgası. "Bakın," dedi. "Echo enstalasyonlarında görülen bir kalıntı formu. Ama burada daha fazla temizlenmediği için garip. Normalde enstalasyonlar pürüzsüz; alttan bir tabaka daha olur. Bu… dengesiz."
Dengesizlik, benim zihnimde bir kapı aralığı açtı. Benim anım mıydı bu, yoksa biri bana anı giydirmiş miydi? Echo, rakipleri itibarsızlaştırmak için sahte hafızalar yollayabilir, insanlar suçlu gösterilebilir. Ya da gerçek suçlunun imza stili, hafızaya bir iz bırakmış olabilir.
Başlık çıkartıldığında dünya birden ağırlandı. Klinik havasının soğukluğu geri geldi; yüzüm terliydi. Bir şey kalbime saplanmış gibiydi: o madalyonun içindeki çizim. A harfi.
"Ne gördün?" Arda sordu, gözleri kambur bir acıyla.
Anlattım. Madalyon, limon kokusu, kadının dili, Emir'in sesi, çocuk şarkısı. Sözlerim kırık ayna parçaları gibi döküldü. Konuştukça arka planda bir ses ilişti—Mira'nın ekrandaki dalgaya bakışı.
"O dalga…" Mira parmağını ekrana sürter gibi yaptı. "Buradaki patern, Echo'nun halihazırda onaylanmış setlerinden birine benziyor. Ama üstünde o küçük sarsıntı var. Yani ya orijinal anıya sonradan bir şey eklendi, ya da bu, bir enstalasyonun içine gerçek bir parça gömülmüş."
"Bu, sahte mi demek istiyorsun?" Arda'nın sesi neredeyse çocuksuydu.
"Demek istediğim şu: bu an birkaç kaynağın karışımı olabilir. Birincisi, gerçek bir olay. İkincisi, Echo'nun manipülasyonu. Üçüncüsü, üçüncü bir tarafın—kendi enstalasyon setini yapmış birinin—eklemesi."
Cümlenin sonunda içerdeki bir ışık titredi. Kendi kalbimin ritmiyle çakıştı. Öyle bir gerçeklik halindeydim ki doğrulamak istiyordum ama nereden başlayacağımı bilemedim.
Arda cebinden eski bir fotoğraf çıkardı ansızın. Fotoğraf köşelerinden yıpranmış, renkleri solmuş bir aile fotoğrafıydı. Ben, daha genç; bir el boyunda bir çocuk oyuncağı; o tahta at.
Fotoğrafın arkasında küçük bir not vardı: "A'ya, geceyi koruyan." A harfi de orada, aynı kıvrımla. Parmaklarım fotoğrafın kenarına doğru kaydı. Bu, daha önce gördüğüm madalyon çizimiyle aynı havayı taşıyordu.
"Bu… bizim evden, değil mi?" diye sordum. Sesim bir parça kırıldı. Arda başını salladı, ama gözlerinde bir başka karmaşıklık vardı.
Mira bize bakıp kısa bir kahkaha attı; kahkaha acı değildi, daha çok bir uyarıydı. "İşte mesele bu," dedi. "Senin anının içinde kişiler, objeler ve melodiler var ki, sadece seninkine özel. Echo bu kişiye erişim sağlayamıyor; yani o gömülmüş parçalar gerçek olma ihtimali yüksek. Ama Echo, gerçek parçaların arasına kendi şeylerini serpiştiriyor. Neden? İtibarı paramparça etmek, yankıyı kontrol etmek."
"Emir…" kelimesi kendi dudağımdan düştü. O ismin gölgesi odaya çöktü; pencerelerden dışarı bakan yağmur bile daha sert yağdı.
Mira yaklaşarak bir çip uzattı. Üzerinde bizim gördüğümüz görüntünün dalga formunu küçültülmüş halde saklıyordu. "Bunu Echo veri bankalarına karşı taratacağım. Eğer imitasyon varsa, bir imza çıkarır. Ama bir uyarı daha: Echo'nun katmanlaşmış enstalasyonları çok akıllı. Bazen gerçek parçayı görmezden gelmenizi sağlar. İnsan zihni karmaşıktır; sen hangisinin gerçeği olduğunu seçebilirsin—hatırlama şeklin bile bir tür seçim."
Seçim... benim en kötü düşmanım. Hatırlamak istiyordum çünkü gerçeğin bütün parçalarına ihtiyacım vardı. Ama anılar, eğer tahrif edilmişse, beni suçluya götürürken aynı zamanda tuzağa da çekebilirdi.
Arda başını öne eğdi. "Ne kadar kesinlik alabiliriz?" dedi. Sanki bu kelime, bana bir ömür borcu gibi sorulmuştu.
Mira elindeki cihazı bize doğru çevirdi. 'Yüzde' kelimesi veya bir garanti veremeyeceğini söylüyordu. "Bana birkaç saat verin. Veri taransın. Ama İlayda," dedi, yüzüne sıcak bir gölge düştü, "bu gördüğün parçaların bir kenara not et. Her küçük şey, bir ipucu olabilir: koku, melodi, madalyon, o kağıt ya da bir ses. Bunların hepsinin doğruluğunu kontrol etmeden kimseyi suçlayamazsın."
Cümlesi sona erdiğinde odada bir sessizlik çöktü. O sessizlikte başımın içinde başka bir ses çaldı: o kadının mırıldandığı çocuk şarkısı. Melodi, tıpkı bir direksiyonun kilidi gibi beynimin bir kısmını açtı. Gözlerimi kapadım ve zihnimdeki perdeyi zorladım.
O melodinin ardından gelen görüntü kısa ama netti: bir el, madalyonu bir masanın çekmecesine saklıyordu; çekmeceyi kapatırken parmakların ucunda bir iz vardı—küçük, gri bir lif. İpucu: bir kumaş parçası.
Benim parmaklarım istemsizce bileğime gitti; orada, iğne izinin altındaki küçük bir lifin izi vardı—sanki daha önce takılmış bir şeyin kalıntısı. Gözlerimi açtığımda, Mira'nın bakışında bir şey değişmişti. "Bunu tararım," dedi. "Kumaş lifini karşılaştıracağım. Eğer bu evimizden çıkmış bir şeyse, başka kanıt da olabilir."
Arda elimi sıktı. Donmuş bir saat gibi, dünya etrafımızda dönüyordu ama ben hâlâ o anın içindeydim. Madalyon, A harfi, Emir'in sesi, o çocuk melodisi—hepsi bir arada duruyordu. Gerçek mi, yoksa tıpkı Echo'nun oyunları gibi bir enstalasyon mu?
Kapı aralığından geçtiğinde klinik kapısı sus pus oldu. Mira ekrandaki dalgayı incelemek için kaybolurken Arda fısıldadı, "Eğer bu gerçekse…"
Cümlesini bitiremedi. Çünkü kapı birdenbire aralık kaldı; dışarıdan bir rüzgâr gülümsedi gibi içeri girdi ve masadaki küçük bebek gözünü kırpmış gibi bir gölge oynattı.
Ben ayağa kalktım. Ayağımın altındaki karolar soğuktu. Elimi cebime attım; parmaklarım madalyonun soğuğunu hissetti. Hayal mi, gerçek mi, yoksa biri tarafından tasarlanmış bir tuzak mı? Parmağımın ucuyla madalyonun kenarını çizdim. Üzerindeki çizim bana bir ev, bir güneş, bir insan... ve o A harfini fısıldadı.
Tam o anda kapı tekrar açıldı. Arda'nın yüzü dışarıdan gelen bir ışıkla aydınlandı; ama arkasında duran adamın omuzu ile başının arasında bir gölge vardı—bir gölge çok tanıdık bir form çiziyordu. Gölgede bir saat vardı; yüzüğü, bir zümrüt gibi parlıyordu.
Adam adımını içeri attı; sesi yumuşak ama keskinti: "İlayda Kara?"
Cümlesi, odadaki tüm dalgaları susturdu. Benim midesinde bir düğüm gibi sıkıldı. Tanıdık mıydı bu ses? Emir miydi? Yoksa Echo'nun enstitüsünden bir kurye?
Cevap vermeden önce aklımda bir görüntü bir anda belirerek tüm ışıkları söndürdü: madalyonun içindeki çizimdeki evin kapısında aynı çiçek vardı; o çiçeği bir zamanlar annem dikmişti. Aynı çiçeği şimdi kapının eşiğinde duran adamın cebine iliştirilmiş bir iğneyle gördüm.
Parmağım madalyona kaydı. İlayda mı bu, yoksa bir kurgu mu? Elim madalyonu daha sıkı kavradı.
Ve tam o anda, bir tıkırtı duyuldu; cihazdaki ekran bir anlığına, kaydı geri alıp gösterdi: o kadının yüzü netleşti—ve tanıdık bir çizgide, dudaklarından bir isim çıktı. O isim... bir nefes kadar yakın, bir fısıltı kadar gerçek:
"A—"
Cümlesi kırıldı. Odadaki hava tekrar ağırlandı. İçimde bir şey kıpırdadı; gerçek mi yoksa kurgu mu, parmaklarımın arasındaki metal isim verecekti belki de.
Ardanın sesi uçuk bir fısıltıydı: "Gerçek mi, yoksa enstalasyon mu?"
Ve o isim, o dudaklardan düşen iki hece, havada asılı kaldı.