NoveliqaUnutma Beni: Hafızanın Karanlık Oyunu / Unutulmuş Kurbanlar :0%
Log in

Chapter 15

Unutulmuş Kurbanlar

Kapı yarı açıldığında içeriye sokaktan gelen rüzgâra karışmış yağmur kokusu sızdı; ıslak asfalttın mineral acılığı, elektronik sıcaklığıyla karışmış bir koku. Siyah pencerenin kenarında donup kalmıştık — benim ciğerlerimde bir çelik kısıtlama, Arda’nın parmak uçlarında titreme. O, kapıyı itince odanın içinden uzun, soğuk bir gölge kaydı; elindeki küçük paketi yere bıraktı.

Arda’nın sesi azdı, ama keskin: "Gel. Echo’nun ‘unutulmuşlar’ listesi elimize geçti."

Listeden çıkan iki kelime çarptı yüzüme: Unutulmuş. Kurbanlar.

Neon ışıklardan yansıyıp duvara düşen haritalı animasyon gibi, yüzümde bin parça oldu. Unutulmuş; şehrin arka sokaklarında satılan anılar, silinmiş vicdanlar, kirli parantezler. Sanki herkes aynı şarkının nakaratını mırıldanıyordu ama her mısrada yanlış bir kelime vardı.

Arda'nın gözlerinde öfke vardı; ama daha derinde, hesaplanmış bir kaygı. "Echo belgesinin orijinal paketleri. Sızmış exportlar. Bir kısmı klinikten çıktığı an itibariyle değiştirilmiş. Senin adı, İlayda, birkaç dosyada eşleştirilmiş."

İçimden bir yer usulca çöktü. Adımın ekranda başka bir kimlikle yan yana gelmesi... Tanıdık bir iğne batışı gibi. Titreyen bir nefesle, "Getir," dedim.

Metroyla giderken şehir bir şeye daha sinmiş gibiydi. Neonlar yağmurda eriyordu; billboardların parmaklarını uzatıp birbirlerine dokunmalarını izledim. Her durak, her vagon bir hafıza kuyusuydu; unutulmuş yüzlerin gölgeleri koltuklarda oturuyordu. Arda cebindeki tablete bakarken, parmakları ekranda hızlı bir dans yaptı. Dalga formları, meta-veri, zaman damgaları. Her şeyin arkasında bir el.

Çatı katı kliniğe girdiğimizde içerisi sanki zamansızdı: eski vinil plakların ince hışırtısı, floresan lambaların siyah-beyaz titremesi. Oda yarı karanlıktı; pencerenin ardında İstanbul geceye dönüyordu—neon bir damar gibi. Zemin halıları, steril ama yıpranmış. Kafalarında küçük izler, saç köklerinde mikrocerrahi yaraları, ellerinde beyaz bileklikler.

Onlar bekliyordu. Gözleri derinlerde kayıp; bakışları bir şey arar ama bulamaz gibiydi. Bedenleri aynı anda titrek ve donaktı. Adları yazılı etiketler vardı; bazılarında sadece numara. İsimler, kimlikler, hepsi boşalmış.

"Hoş geldiniz," dedi klinik sorumlusu, orta yaşlı, yüzünde hafif bir hüzün. Selim. Yaşlı olmayan yaşlı bir adam. "Bu kişilerin çoğu Echo tedavisi için gönüllüydü. Yasal süreçler. Rıza formları..."

Sözünü kestim. İlayda'nın eski mesleği otomatik refleks gibiydi; transkripsiyoncu gözüyle her şey kayıtlıydı bende. Selim’in tonundaki sarsılmayı, 'çoğu' kelimesinin açtığı boşluğu, dudaklarının sağ köşesindeki mikrokas görüntüsünü gördüm. Belki rıza vardı; belki bir kağıdın mürekkebiyle gölge birleşmişti.

"Başlayalım," dedi Arda. "Dört tanesiyle konuşacağız. Kayda alacağız. Sen dinleyeceksin, İlayda."

İlk kişi Ebru’ydu. Yirmi sekizinde, saçları kötü boyanmış; gözleri hafif sulanmış. Konuşmaya başladığında, sesi otomatik cihazdan çıkan bir kayıt gibiydi: temiz, düzenli, ama soğukkanlı.

"Bir gece vardı," dedi Ebru. "Karanlık. Bir şişe düşmüştü. Ellerim kirliydi. Korktum."

Soru sorulduğunda yanıtları kısa, hatta eksik cümlelerle geliyor: "Neden...?" — "Korktuğum için." "Kim...?" — "Karanlık." Her kelime bir kutudan çıkarılıp konulmuş gibi, kenarlarda etiket yoktu. Transkriptlerimde acı veren başka bir detay belirdi: metin içindeki bağlaçların eksikliği. İnsan hafızası kesik, yamalı bir kumaş gibidir ama tüm dikişler aynı yönde olmaz; burada dikişler makine ile atılmış, ritm aynıydı.

İkinci kişi Kemal’di. Yüz hatları keskin, hantal. Konuşurken ayak bileğinde toprak vardı; ayakkabıları temizlenmemiş. Ellerini cebine soktuğunda parmak aralarında toprak, sesinde de kum tanecikleri vardı. Çok net bir şekilde "O gece evimdeydim," dedi.

Çekim alanında bir kamera hareket etti; Arda tabletiyle aynı anda bir video fragmanını açtı. CCTV feed’i... Kemal, o gece sabaha karşı üçte bir otoparkta görülüyordu. Video kareleri, üç adım, bir dönüş, tekrar bir dönüş. Videonun saat damgası, Kemal’in anlattığı ile çakışmıyordu. Ancak onun yüzüne bakınca, tek bir şey dikkatimi çekti: anlatırken gözlerinin iki saniye boyunca perdelediği an—o an kameranın görüntüsüyle senkrondu.

"Kaydı var," dedim. "Bu uyumsuz."

Kemal bir an durdu. Dudakları çatladı. "Ben... hatırlamıyorum. Evdeydim. Yalan diyorlar."

"Kim diyor?" diye sordum. Sesimi daha yumuşak tuttum; transkripsiyoncu alışkanlığı, sorunun açtığı delikleri hesaba katar. "Kim yalan söylüyor, Kemal?"

O an, Selim araya girdi. "Bunlar tedavi sürecinin bir parçası. Echo'nun yan etkileri olabilir. Enjeksiyonların — hafif bellek karışmaları."

Arda dudaklarını sıktı. "Yan etki değil, manipülasyon. Algı düzeyinde imprinting var. Ses dalgalarında belirli bir pattern tekrarlanmış. Fark ediyorum."

Selim'in yüzü sertleşti. "Bunu çarpıtmayın. Güvenli protokollerimiz var. Emir Kâhya'nın bağlantısı... buna değinmeye gerek yok."

Emir Kâhya’nın adı tok bir şekilde odanın içinde patladı; sert bir notanın ardından herkes nefesini tuttu. O ad, bir jaundiced ışık gibi her şeyi sarıyordu. Emir, Echo'nun arkasındaki güç; hatıraları düzenleyen, silen, parasını ödeyene ideal bir unutma vadeden adam.

Bir üçüncü kişi—Yaşlı bir adam, Asım—konuşmaya başladı. Sesi çataldı; ağzında birkaç eksik diş. Daima konuşurken saatine bakıyor gibi, zamanla yarışır gibiydi. Her cümlesi bir öncekinin tekrarı gibi.

"Ben hatırlıyorum. Bir kız vardı. Sarı saçlı. Elinde… elinde bir şey vardı."

Arda tabletine bakıp başını salladı. "Aslında Asım’ın anlattığı, Echo’nun 'kitaplaştırdığı' bir anı şablonunun parçası. Birçok farklı vakada aynı motif—sarı saç, elindeki...—tesadüf olamaz."

"Bir motif mi?" dedim. "Bunu kim yazdı?"

Arda gözlerini kapadı. "İmplant firmware’inde. Varyasyonlar aynı hikâyeye göre üretilmiş. Editörler, veriyi standardize etmiş; suç anlatılarında kullanılacak bir kalıp."

Bir kadın kıyafeti katmanının altında gizlenmiş bir nota gibi, odanın atmosferi ağırlaştı. Herkes birbirine bakıyor, ama kimse 'suç şablonu' ifadesinin tam ağırlığını taşıyamıyordu.

Dördüncü kişi, en genç olanıydı: Murat. Gözleri çok açık, neredeyse camlı. Konuşurken arada bir bir melodiyi mırıldanıyordu; notalar yerlere düşüp siliniyordu. O melodi, kulağıma tanıdık geldi. Birkaç saniye içinde benim de hafızamın kıyısına dokundu: Emir’in çocukluğuna ait olduğu söylenen, sadece birkaç yakın akrabanın bildiği bir ninni. Emir'in özel şarkısı.

"Ne söylüyorsun?" diye fısıldadım.

Murat durdu. "Unutamıyorum," dedi. "Bu şarkı... hep kulaklarımda."

Arda tabletiyle ses dalgasını büyüttü. Dalga, standart bir insan sesinin rastgele titreşiminden daha fazlasını gösteriyordu; alt frekanslarda bir marker, sessiz bir imza vardı. "Bu… imprint. Marka." Arda’nın parmakları titredi. "Emir’in şirketi Echo, şarkıyı imza olarak kullanıyor."

O andaki o dayanılmaz, çaresiz duygu—bir şarkının bir insanı suçlayacak bir ipucu gibi kullanılması—çenenizi yere düşürecek kadar çılgındı. Kulağıma bir şey daha fısıldadı: eğer bir melodi marker ise, o melodi kişinin hatırasını kim kontrol ederse, suçlayacak ipuçlarını da ona yerleştirebilirdi.

Selim kendini savunmaya çalıştı. "Tedavi, deneme aşamasında. Bize verilen kaynaklar sınırlı..."

"Kaynak mı?" Arda’nın sesi acıydı. "Sınırlı değil, tasarlanmış. Echo'nun yasal ve yasal olmayan kanatları var. Sizin klinik istemeden de olsa bir veri sahnesi olabilir. Gönüllüler, istemeden tanık olmaya dönüşmüşler."

İç ağrısı ile sesimi tuttum. "Peki ya bu kişiler gerçekten suçlu mu?" diye sordum. "Yoksa kurban mı?"

Odada bir sessizlik çakıldı; floresanlar bir an için daha parlak oldu. Selim’in ağız köşelerinde bile, tereddüt vardı.

"Kanıta bakmamız gerek," dedi Selim. "Yasal prosedürler..."

Ama benim içimde bir yer kıvılcımı buldu: kanıtlar da Echo tarafından üretiliyorsa, yasal prosedürler de bir senaryoya hapsoluyordu. Bir suç dosyası, birinin aradığı gibi parlatılmış bir elmas olabilir. Parlatanı bulursanız, elmasın içindeki çizik bile sahibine işaret eder.

Arda tablete daha derin bir analiz yazdı. "Birkaç dosyada, hafıza segmentleri arasında bir tutarsızlık var. Bir kişi bir suçu anlattığı zaman, diğer bir dosyada aynı anı farklı bir ağızdan duyuluyor. Bu çift dil, iki farklı gerçeği tek bir olaymış gibi anlatmaya çalışıyor. Aynı anı parçalayıp farklı kişilere giydirmişler."

Selim’in yüzü soldu. O anda koridorun ucundaki alarm hafifçe öttü; dış kapıda bir elektronik kilit düğmesi kırmızıya döndü. Bir adımda koridor boyunca metal ayak sesleri yaklaştı. Hepimizin ciğerleri birbirine çarpıp bir ritim yaptı.

"Bu geçici bir güvenlik protokolü," dedi Selim. "Yalnızca test sırasında…"

Arda ayağa fırladı. "Saldırı değil. Dışarıda Echo güvenlik dronları var. Bizim konuşmamız onları uyarırsa —"

Kapı aniden açıldı. İçeriye keskin bir hava akımı girdi; dışarıdaki yağmur daha soğuk oldu. Koridordan iki güvenlik görevlisi, siyah montları ve yüzlerindeki yapay ciddiyetle içeri girdiler. Arkalarında bir tablet tutan biri, "Kâhya’nın emri var," dedi. "Tüm kayıtlar şüpheli. Kendi güvenliğiniz için bizi takip edeceksiniz."

Her kelime bir cımbız gibi elimdeki sıcaklığı çekti. Emir Kâhya’nın adı bir kez daha ağızlara düşmüştü. Bu, bir iktidar gösterisiydi: bir istem yoktu; bir emir vardı.

Arda gözlerini kısarak bana baktı. "Burada kalmak, daha fazla veri toplamak için riskli. Ama dışarı çıkarsak… kurumlar dosyaları temizleyebilir."

Selim araya girdi, çaresizce: "Lütfen. Onların delilleri yok. Sadece gözlemlerimiz var."

Güvenlik görevlilerinden biri soğuk bir şekilde, "Emir, şüpheleri netleştirmek istiyor," dedi. "İsmen talep var—dosyaları merkezden istemiş."

O an bir karar düğümü denk geldi. Çıkarsak veriler bir daha ele geçmez; kalırsak belki bir şeyler öğreniriz. Ama kalmak, Echo’nun gözleri altında bir fare gibi olmaktı. İçimde bir şey gürledi: bu insanları kim suçlu olarak yaratmıştı? Bir şablon mu, bir satır mı, bir ninni mi?

Ve o anda, Arda tabletiyle son bir fragmanı oynattı. "Bunu sakladım," dedi. "İhtiyacımız olabilir."

Ekranda soluk bir video belirdi; kayıt, bir güvenlik kamerası değil, bir hafıza segmentinin dışa aktarımı gibiydi. Murat’ın mırıldandığı ninni hafifçe yükseldi. Görüntü bulanıktı; hareket eden bir siluet. Yaklaştıkça bir el gözüktü—el bir bıçak tutuyordu. Kamera yüzü göstermedi; sadece elin hareketi ve ardından bir düşüşü kaydetti. Ses efekti—bir bedenin yere çarpışı.

"Bu…" Selim’in sesi kırıldı. "Bu gerçek bir olay olabilir."

Arda’ın parmakları titreşti. "Ama markayı görüyorsunuz," dedi. Ekranın köşesinde, dalga formunun altındaki frekansın küçük bir damgası vardı; Echo’nun imzası. "Bu segment Echo tarafından etiketlenmiş. Birisi bu anı, bir suçu kanıtlamak için implantlara yerleştirmiş."

O an, ekranın köşesinde başka bir şey oluştu: küçük harflerle bir metin, ama yazı birinin elinden çıkar gibi kare kare belirdi: İLAYDA.

Bir elektrik geçmişim. Tüm örüntüler, melodiler, yüzler, siluetler bir an için beni çevirdi. Ekrandaki el, bir bıçak tutuyordu; görüntü yeterince bulanıktı ama kalın bir bileğe, tanıdık bir halıya, bir takıya — o takı, benim bileğimdeki kırık gümüş bilekliğe benziyordu. Kalbim darbe darbe, bir çekiç gibi göğsüme vururken, bir soru sızdı:

Onlar gerçekten suçlu mu, yoksa beni suçlamak için programlanmış bir senaryonun figüranları mıydı?

Ekrandaki el, bıçağı yere bıraktı. Kamera titredi. Bir figür yaklaştı; yüzü gösterilmedi ama omzunun kesimi bir ceketin arka kenarını oluşturuyordu—tam Emir’in halka açık fotoğraflardaki ceketine benzeyen bir doku.

İçerdeki ışık bir anda akustik bir gerilime dönüştü. Arda parmaklarını ısırdı. Selim yüzünü ellerine kapadı. Murat mırıldanmayı bıraktı; ninninin notaları odada düğümlendi.

Ekran karardı.

Ve sonra, karanlığın içinde bir kelime belirdi—hem dijital olarak hem de zihnimde yankılanır şekilde: SUÇLAYAN.

Arda bana baktı. Gözlerinin içinde hesaplanan korku vardı. "Bunu kim yaptıysa, suçlu yaratmaya çalıştı. Ama... gerçek olan bir anı da var olabilir. Bu iki lehet var bir arada…"

Kapı dışından bir ses duyuldu: "Emir Kâhya şahsi olarak arıyor. Sizi bekliyor."

O anda odanın havası değişti. Sokaktan gelen yağmurun sesi, klinik floresanının uğultusu, kendi kalp atışlarımın ritmi—hepsi aynı anda yüklenip bir kâbusun sahnesi gibi boğulmaya başladı.

Ben, İlayda Kara, eski bir transkripsiyon uzmanı, kendi geçmişimi toparlamaya çalışırken şimdi bir başka grotesk parşömene bakıyordum: Unutulmuş kurbanlar. Kamera görüntüleri, imzalar, ninniler—her biri ayrı bir halkanın halkasıydı ama arasından geçen ipin ucunda bir ad vardı: benim adım.

Dış kapıdaki anahtarın tıkırdaması bir tokat gibi… ve ses, bir karar anının eşiğinde durdu. Unutulmuş kurbanlar gerçekten suçlu muydu? Yoksa onların acılarını sahneleyen, beni suçlamaya programlanmış bir oyun muydu?

Kapı yeniden aralandı. Bir el, davetsiz bir kitabın kapağını hışırdattı ve içeriye soğuk bir hava daha savruldu. O elin taşıdığı delilik, odanın içinde bir sürekliliğe dönüştü. Arda, tableti hızlıca kapattı. Ben ise donmuş bir aynanın içine bakıyormuş gibi olduğum noktada, bir tek soru ağırlıkla kaldı:

Eğer bir anıyı satın alıp, ona imza koyabiliyorlarsa—gerçek suçlu kimdi?