Chapter 13
Kapıdaki adam kartı masaya bastırıp içeriye girdiğinde hava birden keskinleşti; metalik bir rüzgâr yuvarlanıp, yağmurun klaksonlara yansıyan ritmini daha da hırıltılı yaptı. Adam uzun siyah palto giymişti, yüzü gölgede. Kart okuyucunun loş ışığı tenine çarpıyor, kabartmalı logosu aynada küçük alevler gibi titriyordu.
Miray ayağa kalktı. Masanın üstündeki plastik paketleri iki elinin avucuyla sıkılaştırdı, tırnaklarının etrafı hafifçe beyazladı. O anda içimde yeni bir buz bloğu büyüdü: o paketlerin içinde ne vardı? Kimden gelmişti? Gözüm Melis'e kaydı. Melis masanın karşısında, kolunu dirseğinin altına sokmuş, çenesini avucuna yaslamıştı. Gözleri hızlıca sağa sola kaydı ama bakışları kalbinin ritmini saklayamıyordu.
"İçeri gelsin," dedi Miray, sesi kısık, ama her kelime önceden tartılmış gibiydi. "Açın paketleri."
Adam elindeki kutunun üzerine bir cepli kayıt cihazı koydu, ekranında küçük bir log kaydı beliriyordu. "Yetkili talimatı var," dedi, sesi pürüzlüydü. "Emir Kâhya'nın ofisinden. Bir noter sırtı gibi davranıyorum."
Noter sırtı. İki kelimeydi ama uçurumu çağrıştırdı: devlet kadar soğuk, para kadar ağır.
Miray paketin köpük bantlarını yırtmaya başladı. Plastik parçalar, içeriye debelenen kâğıtların kokusu; yeni basılmış, toner kokusuna karışmış taze bir mürekkep kokusu. Her açılan zarfta daha farklı bir etiket; küçük dikdörtgen etiketler üzerinde banka logoları, tarih damgaları, işlem tutarları. Hepsi Melis'in adıyla, hepsi aynı bankadan.
Gözlerim bulanıklaştı—hatta biraz titreşti. Parmak uçlarım soğuktu. İçimdeki sesler aynı anda çığlık atıp fısıldıyorlardı: Bunu görmeye hazır mısın? Görmeseydin daha mı iyi olurdu? Bir dostun olabilir mi?
Miray ilk dekontu masaya fırlattı. "Bak," dedi. "Aylık hesap özeti değil. İşlem belgeleri—hafıza satın alım dekontları. Melis."
Dekontun üstünde Echo'nun minimalist logosu vardı; üç küçük ok, bir samurayın kılıcı gibi keskin. Altında işlem başlığı: "Anı Parçaları - Paket ID 7A4C". Tarih: 12 Mart — yedi ay önce. Tutar: 9,500 kredi. Alıcı: Melis T. Hesap numarası, hesap hareketi, işlem açıklamasında ise garip bir dize: "SUBJ: KARA/İLAYDA/03".
SUBJ: KARA/İLAYDA/03.
Parçam parçalmış bir aynanın tam karşı karşıya düşürdüğü göründü; yüzüm içinden geçti, ama hiç tanıdık değildi. "03..." fısıldadım. "Üçüncü... hangisi 03?"
Melis'in nefesi kesildi. Dudakları hafifçe çatladı. Gözünün kenarındaki damar titredi. "Bu... Bu bir yanlış anlama," dedi. Sesi pantolonuna sürtülmüş çakmak sesi gibi çıkıyordu.
Miray ikinci dekontu masaya attı. Daha eski bir tarih: 7 Aralık, on iki ay önce. Tutar daha küçük: 2,200 kredi. Açıklama: SUBJ: KARA/İLAYDA/01. Üçüncü dekont: 28 Şubat, üç ay önce — SUBJ: KARA/İLAYDA/14. Hepsi farklı tarihler, farklı partiler. Hepsi Melis'in hesabından çıkan krediler, hepsi Echo'ya ödenmiş.
Stomagımda bir ağırlık çöktü. Her dekont, hafızamda boşluk açılmış bir yerin koordinatını fısıldıyordu: 01, 03, 14... Sanki birileri puzzle'ımı toplamış, parça parça kasaba satmıştı. Parçalar, yeteneklerim, kelimelerim, kokularım, bir gecenin gülüşü—her şey bir makbuzda listelenmişti.
Melis bir adım geri çekildi. Ellerini kalçalarına dayadı ama duruşu kırılgandı. "Bu... açıklarım," dedi. "Açıklayacağım."
Mirayın yüzündeki ifade değişti; kor gibi kızgın bir çizgi ağzında belirdi. "Açıkla," dedi. "Neden senin hesabından İlayda Kara'ya ait işlem detayları çıkıyor?"
Odamız aniden daraldı; hava kurudu, kahveler soğudu, yağmur pencerede bir siren gibi çırpındı. Adam, noter sırtısı, kartının üzerinde oynayan parmağıyla bekliyordu. İşin kötü yanı, beklemek de kararmaya can atıyordu—bir karar anıydı.
Melis gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Dudaklarının kenarında teslim olmuş bir titreme belirdi. "Bunu ben yapmadım," dedi. "Hayır, yapmadım. Hiçbir zaman... Ben... İlayda'ya... bana güveniyor."
Vücudumun kasları gerildi. Güven. O iki kelime yük taşıyordu. Sesimi birkaç kez boğazımda yuvarladım. "Peki kim yaptı?" diye sordum. "Neden hesabından para çıkıyor? Neden SUBJ: KARA/İLAYDA yazıyor?"
Melis'in elleri bir an ellerime değdi—daha çok çekilmiş bir dokunuştu—ve sonra çekildi. Gözleri ıslaktı ama yaş akmıyordu. "Hesabımdan... Tüm hesaplarımda birileri oynamış olabilir," dedi. "Beni karıştırmış olabilirler. Bilmem... Banka şubesi... Echo'ya öyle bir şey göndermiş olamazlar... ben—"
Miray ironik bir gülümseme savurdu. "Echo göndermez, Melis. Echo satmaz başkalarının anılarını başkalarının hesabından. Sistem çift doğrulama ister. İmza, parmak izi, kimlik. Senin hesabının kullanılması, ya sen gerçek bir satış yaptın, ya da biri seni taklit etti." Dudaklarının kenarındaki gülümseme, sokak lambalarının ıslıklarına dönüştü.
Melis başını iki yana salladı, sanki kelimeleri kovalamaya çalışıyordu. "Ödeme... Ödemeyi ben kira için yaptım. Sıkıntım vardı—bir süre para gerekiyordu. Ama ben anı satmadım, İlayda'nın anılarını... Ben sadece paramı çekip Echo'ya kişisel bir kayıt satın almak istemiştim; annenin doğum günü için bir şey—"
Sesi boğuluyordu. Yalan çok inceydi; parmak uçlarında belli belirsiz bir titreme. Ama bize yalan söyleyen dostlarına dair bildiğimiz bir şey vardı: Yalanlar sınır çizgilerini zorladıkça kırılganlaşıyordu.
Miray bir kaşını havaya kaldırdı. "Annenin doğum günü için hafıza mı alacaksın?" diye sordu. "Echo'dan hafıza almak, Melis, basit bir hediye değil. Oradaki kayıtlar meta, müzayede, araştırma dosyaları... Üstelik SUBJ: KARA/İLAYDA ne demek? Kendi adını neden yazdırırsın başka birinin anısına? Bu matematiksel olarak mantıksız."
Masada bir sessizlik düştü; yağmur pencereye daha sert vurdu. Benim çenem saplanmış gibiydi—kanıtların soğuk sınavına bakıyordum. Bir düşünce kıvrıldı beynimde; bir yankı gibi: hatıraların parça parça satılması. Onlar sadece bir seans değil, küçük klipsler halinde, yavaş yavaş; delik delik edilmiş bir çarşaf gibi.
"İlayda..." Melis sesimi çağırdı. Gözleri aynı anda yalvaran ve suçlanan bir hale büründü. "Bunu anlatacağım. Lütfen. Bana inan."
İnanmak mı? İnanmamak mı? Güvenimi test eden bir satranç oyunu gibi. Her hamlede içimden bir parça kayboluyor, çünkü hatıralarımın bir kısmı zaten yoktu. Nasıl savunurdum kendimi—ve nasıl suçlardım birini? Hafıza suçta delil olurdu; tutarsızlıklar benim aleyhime dönerdi.
Miray masanın kenarına eğilip bir dekontu daha aldı. Bu sefer farklı bir ayrıntı gözümden kaçmadı: her dekontta, işlem açıklamasının sonunda küçük bir zaman damgası vardı—mesela 00:01:45, 00:00:18, 00:03:30. Bu, Echo'nun paket ölçümü olabilir miydi? Her işlem bir saniye sayısıyla etiketlenmişti; bir anın uzunluğunu, bir iç çekiş kadar, bir gülüş kadar.
Benim kayıp anlarımın uzunlukları... Anıdan arta kalan boşlukların süresi…
"Bu," dedim, "bu zaman damgaları benim... bazı boşlukların uzunluğuna denk geliyor. Onlar—"
Melis ellerini havaya kaldırdı. "Lütfen, dur," dedi. "Bu bir komplo. Bana bir iznim vermeden böyle bir şey yapmazdım. Ben... ben sadece... bankamı hack'leyebilecek kadar aptal değilim. Ama birileri yapmış olabilir. Birileri, hesabımı kullanmış olabilir."
Miray başını iki yana salladı. "Her iki ihtimal de kötü. Eğer hesabından para çıktıysa—"
"Bu, senin olabilir," diye araya girdim, kelimelerim acı bir şimşek gibi düştü masanın ortasına. "Ya da benim. Anıların birkaçı—Benim hatıram yokken ben kimim? Melis, eğer sen kademeli olarak benim hatıralarımı sattıysan—"
O anda Melis'in yüzündeki kırılgan zırh çatladı. Dudakları aralandı, göz bebekleri genişledi, vücudunun tamamı gerildi. "Kademeli olarak mı?" diye mırıldandı. "Ne demek kademeli? Ne—İlayda, mantıklı ol. Kademeli satmak mı? Neden yapayım? Ne çıkar? Neden benim yaptığımı düşünüyorsun?"
"Çünkü kayıtlar parça parça," dedim. "Tarih aralıkları var. Miktarlar değişiyor. İşlemler farklı zamanlarda yapılıyor. Bu bir portföy satışı gibi durmuyor. Bu, biri parça parça açıyor; parça parça satarak kimliği ifşa etmeyi geciktiriyor."
Masadaki adamın gözleri, noterin rutin titizliği gibi, bize takıldı. "Bu tür paketler genelde daha büyük tutarlar ve tek seferde olur," dedi. "Kademeli alımlar, müşteri yurtdışı hesapları veya 'parçalaştırılmış' sunucularla ilişkilidir. Bu, temizleme taktiğidir—donanımda iz bırakmaz."
Miray bir adım öne geldi. Yüzündeki keskinlik bir bıçak gibi parlak. "Melis, bankanın yetkilileriyle konuşacağız. Echo'dan talep edeceğiz—paket içerikleri, kimlere satıldı, hangi girişlerle eşleşiyor. Ama şunu unutma: Eğer hesabından onlarca kez 'SUBJ: KARA/İLAYDA' yazıyorsa ve sen bir tek satışı açıklayamıyorsan, bu dostluğun ipini de koparır."
Sözleri damarlarımda soğuk bir kan gibi dolaştı. Dostluk, ip, kopma—hepsi gerçek. Melis'in yüzünde bir çöküntü belirdi; gözlerinin içine bakarken içimde hem bir suçlayış hem de bir çığlık vardı. Çünkü kimseye ihanet edeceğini düşünmek istemezdim—kimse, özellikle hayatın tüm verdiği eksik kalmışlıklarla daha da savunmasız bir kişiye.
Melis sandalyeyi geriye itti, sesi dört tanecik parmak tıkırtısı kadar inceldi. "İnan bana," dedi. "Ben... Eğer ben yaptıysam, bakalım beni tutuklayın. Ellerimi bağlayın. Ama... inan bana, ben bunu yapmadım."
Benim beynim bir cümleyi tekrar ediyor, bir şarkının takılan notasını, aynı kıstırma: "Melis, kademeli olarak benim anılarımı satmış olabilir mi?"
Miray bir an için sustu. Gözleri penceredeki yağmurluğuna takıldı, ne düşündüğü okunmuyordu. Adam kartını cebine koydu, palto düğmesini ilikleyecekmiş gibi yaptı, ama çıkmadı. Odaya bir yabancı daha girmişti: zamandı. Her hareketimizin bir parça açığa çıkarmaya meyilli olduğu bir zaman.
"İçeri daha fazla bilgi girmeden bir şey söylemeyeceğim," dedim alçak bir sesle. "Belki Melis suçsuzdur. Belki hesap gerçekten hack'lenmiştir. Ama bu dekontlar—bunlar gerçek. Bana kendi geçmişimle ilgili cevap verecek mi? Yoksa daha fazla soru mu açacak?"
Melis dudaklarını ısırdı, gözünde mağlubiyet var. "Yüzleş," dedi en sonunda, sesinde bir çığlık gizliydi. "Benim hesabımdan biri ödeme yaptıysa—biz birlikte işi çözmeliyiz. Eğer ben yaptıysam... Sana söyleyeceklerim var. İlayda, lütfen... bilin."
Bu bir itiraf beklentisiydi; belki de bir tuzak. Kendi iç sesimle bir satranç bölümü oynadım: eğer Melis itiraf ederse, neden yavaş yavaş satsın? Para mı lazımdı? Korku mu? Zorlanma mı? Ya da daha kötü: Emir Kâhya'nın adamları mı Melis'i zorlamıştı? Ya da en karanlık ihtimal: Melis kendi rızasıyla, benim kimliğimin etiketlendiği anıları parça parça kazanç için satmış olabilir miydi?
Kalbimin ritmi kulaklarımda tok bir vurgu gibi çaldı. Dışarıdaki neon ışık, pencereye vururken yüzümde kırık bir harita çiziyordu. Her çizgi bir hatıra, her gölge bir eksik. Melis'in parmakları titriyordu. Mirayın gözleri soğuk bir masa oyununun fırlatılmış pulları gibi parıldadı.
"Bizim en hızlı yolumuz," dedi adam sonunda, "Echo'dan ham veri alımına başvurmak. Banka kayıtlarını soracağız. Eğer bir şey sahteyse, izlenebilir. Eğer birisi hesabı kötüye kullanmışsa ve yerel IP'ler bulunabiliyorsa—buluşuruz."
Miray başını salladı. "Bunu yapacağız," dedi. "Ama önceliğimiz sensin, İlayda. Ve gerçek şu ki—Melis, eğer bu senin elindeyse, hem seni hem de İlayda'yı korumak için dürüst olman gerek."
Melis gözleriyle benim yüzümü aradı. "Dürüstüm," dedi. "Gerçekten dürüstüm. Ya da en azından—şu an dürüst olmak istiyorum."
Ben onun gözlerine baktım. İçimde bir şimşek çaktı. Ona inanmaktan çok, gerçeği istiyordum. Gerçek, seslerin ve dekontların birleştiği yerde bekliyordu. Ama gerçek bazen acıtır; bazen dostlukları parçalar. Bunu biliyordum. Hafıza bana öğretmişti: hatırlamak bazen kim olduğunun kaybına eşdeğerdir.
Miray ayağa kalktı ve bankaya komünike edecek bir dizi numarayı çıkardı; notlar, aliaslar, yasal boşlukların isimleri. "Yarım saat verin," dedi. "Ben Echo'yla konuşacağım. Sen, Melis, telefonunu ve tüm şifrelerini ver. Eğer hesabından işlem olmuşsa, izleri çabuk yok edebilirler."
Melis yüzünün solgunluğunu elleriyle ovuşturdu. "Veremem," dedi, "veremem çünkü... çünkü eğer ben verirsem, hepsi yok olur. Kanıtları yok edebilecekleri tek kişi benim."
"Sen ya da onlar," dedi Miray. "Ve eğer onlar varsa, bu bize daha çok neden veriyor; çünkü hesaplarını ilk açan, hesabını kullanan kişi—ya senden başkasıysa, ya da sen bir araçsan."
Mirayın sözleri hedefi saptırdı; Melis'in elleri daha da titredi. Gözlerindeki suçlama benim üzerimde ağırlık yaptı. Noktayı koyan soru odadan sessiz bir patlama gibi yayıldı:
Melis, İlayda'nın anılarını kademeli kademeli satmış olabilir miydi?
Cevap gelmeden önce yüzümde bir buz laneti yayıldı. Melis ağzını açtı; hava bir an durdu; adam kapının eşiğinde durdu, kart okuyucunun küçük ışığı yeşile döndü. Melis'in dudaklarından çıkacak kelime, bizim için bir yargıç olacak mıydı, yoksa daha büyük bir karanlık mı çağıracaktı?
Ama o kelimeyi söylemeden önce kapı aniden çaldı — üç kez, tıpkı bir mahkeme davetiyesi gibi. Kim olduğu belli değildi. Miray başını çevirdi, gözleri kıvrıldı; içeriye giren kişi belki de Emir Kâhya'nın bağrından bir haberciydi.
Ve ben, o üç çalmadan önce, kendi kendime bir soru fısıldadım—çoğu zaman en korkunç soru, en basit olanıdır:
Melis, İlayda'nın anılarını kademeli satmış olabilir mi?