NoveliqaUnutma Beni: Hafızanın Karanlık Oyunu / Emir'le İlk Karşılaşma :0%
Log in

Chapter 11

Emir'le İlk Karşılaşma

Ekran karardığında odanın havası aniden soğudu; sesler bir düğmeyle kesilmiş gibiydi. Parmaklarım hâlâ titriyordu; tırnaklarımın altındaki o tanıdık kir, sandalyenin kolunun soğuk metalinde yankılanıyordu. Bir an için kendi soluk alışımın sesi, bütün şehir gürültüsünden daha gerçek geldi.

Masada duran eski dikdörtgen kaset cihazının kırık ekranında, son sözcüklerimın hayaleti hâlâ bulanık bir iz gibi duruyordu: Neden İlayda'nın anıları ülke elitlerini şantaj için kullanılıyor?

Soru, ciğerlerime batmış bir cam parçasıydı. Gözlerimi kapattım; karanlıkta bir sürü küçük ışık çarpıştı: mahkeme odasının floresanları, Echo ilan panolarının titreşen neonları, bir çocuğun parmak boyasıyla çizdiği ev. Hepsi aynı anda ışıldadı ve söndü.

Kalktım. Ayaklarım, ayakkabının iç lastiğine bastığı yerin hafif ağrısını taşıyordu. Binanın koridoru, sabah ıslaklığından kalma yağmur kokusunu içime çekti. Dışarıda, İstanbul tek bir nefes gibi çöküyor ve yeniden övündüğü ışıkla ayakta kalmaya çalışıyordu.

Gizli klinikten çıktığımda sokaklar boştu; sadece Echo reklamlarının solgun mavi ışıltısı kaldırım taşlarına düşüyordu. Bir dronun kanatlarından gelen uzak uğultu, kulaklarımın arkasında bir öğütücü gibi dönüyordu. Her adımımda birinin beni izlediğini düşündüm; bu düşünce soğuk bir el gibi boynumu sıktı.

Safe house'a dönmeden önce küçük bir bakkala girdim. Raflardaki konserve etiketleri solgun gözlere benziyordu. Kasadan çıkan ses, kasiyerin parmaklarının mekanik tıklatışı kadar gerçekti. "Kaç gündür görmüyorum seni," dedi kasiyer, gözlerini benim gözlerimin içine dikerken. Sözlerinin arkasında bir tanıma arzusu vardı; tanımıyorlardı, ama bir yerlere bağlamak istiyorlardı.

"Yeni bir iş," diye gevezelik ettim. Sesim balçık gibi geldi. Parayı uzattım, bozuklukların birbirine çarpma sesi kulaklarımı doldurdu. Çantama boş paketleri tıkıştırırken, kasiyer cebinden bir gazete koparılmış kupürü çıkardı ve bana baktı; gözünün kenarında bir yara izi vardı, hikâyesini bilirdim; bilmediğim hikâyse benimkinin önünde bekliyordu.

Safe house küçük, rutubetli ve güvenliğin kağıt üzerinde var olduğu bir yerdi. Kapının arkasındaki mekanik kilit, benim eski iş alışkanlığımla uğraşan parmaklarım için bir bilmeceden başka bir şey değildi. İçeri girdim, kapıyı kilitledim ve ayakkabılarımı çıkardım. Dünyanın dışına bir kapı daha çekmiş gibiydim.

Bilgisayarın ekranını açtım. Karanlıkta titreyen küçük bir imleç, bana bakıyordu. Transkript dosyalarını yükledim; sözcükler, eskimiş bir film şeridi gibi akıyordu. Her bir kayıp an, bir soru işareti bırakıyordu. Bir cümleye takıldım: "EK-12." Harflerin arasındaki boşluk çığlık atıyordu ama ses yoktu.

Parmak uçlarımdan yayılan buz gibi bir his, klavyenin harflerini daha keskin yaptı. EK-12… Benim eski not defterimin kenarına karaladığım bir kod. Önce sadece bir dosyaydı, sonra bir davanın iskeleti, şimdiyse bir anahtar.

O anda, odanın içini ince bir rüzgâr geçti; pencerede bir hareket. İlk duyduğum şey camda çarpan yağmur damlalarının ritmi değil, kulaklarımın kenarında yükselen bir uğultu oldu. Tiz, yüksek bir frekans—elektronik bir çığlık. Gözlerimi kırptım; ekranın köşesinde bir dalga belirdi, piksel piksel titreyen bir hayalet.

Ellerim hemen refleksle kulak kablosunu aradı ama kabloydu, cihazdı, değil; bu içten gelen bir titreşim. Göğsümün içinde, bir şey tıklıyordu. Hafızamın içinde bir kapı açılıyordu—kapı kırılmış ve içinden unutmak istediklerim dışarı sızıyordu.

Bir görüntü: Beyaz bir masa, önünde oturan bir adam; elinde sigaradan solmuş bir iz. Adamın sesi, oda kadar geniş bir yankıyla doldu: "İlayda Kara." İsmimi söyledi; sesi tanıdık değildi, ama kulağımda bir çınlama bıraktı.

Kalbim bir hız şarkısı gibi hızlandı. "Kim var?" diye fısıldadım. Cevap yoktu. Sadece onun sesi—soğuk, ölçülü ve beklenmişti.

Kameraların görüş alanından, bir başka ses daha geldi; uzak bir yerde bir operatör raporu: "Sinyal hedefe ulaştı. İzolasyon başladı." Dışarıdaki hava, aniden daha ağırlaşmıştı; sanki bir cam kubbe üzerimize inmişti.

O sinyal, Echo ağının yeni bir çeşidiydi. Resmi adı Nörotez-Çarpışmasıydı, yeraltı dilinde ise "beyin çizgisi". İstemeyerek bir deneydi—hafızayı kıvama getirme, geçmişi köpük gibi dağıtma aracı. Emir Kâhya'nın timleri bu tür şeyleri çok özel kullanırlardı; haber siteleri bile bu mesajın izlerini sansürlüyordu.

Karanlıkta, pantolon cebimdeki küçük not defterimi hissettim. Hızla açtım; sayfaların köşesinde bir şey vardı. Bir parmak darbesiyle sayfayı çevirirken, gözüme Emir ismi ilişti—mürekkebin solduğu, sanki uzun zamandır bekleyen bir damga gibi. Emir Kâhya.

İsmi gördüğüm an, hafıza dalgası beni daha derin bir yerden sarstı. Bir çocuk odası; duvarda karalanmış bir resmi andım—babasına benzeyen, ama yüzü yetersiz çizilmiş bir adam. Aynı adamın elleri; bir mahkeme tutanağı; bir cezaevi kartonu. Hepsi içime doldu, tek bir kelimeye çarptı: Sorumluluk.

Sessizce oturdum, defteri sıkıca kavradım. Bu bir tesadüf olamazdı. EK-12, Emir… Hepsi bir ağın düğümleriydi. Daha önce dosyaları işlerken, Emir adını elimle kazımıştım—bir not kutucuğuna, bir susturulmuş tanığın ifadesinin dibine. O zaman kafamda bir karaltı vardı; şimdi ise kor gibi yanan bir şüphe.

Ve o kor, yukarıdan benim üzerime düşüyordu.

Kule. Echo'un merkez kulelerinden birinin üst katı. Cam, geceyi ikiye bölüyor; iç tarafın ışığı dışarıyı öldürür gibi parlaktı. İçeride, Emir Kâhya penceresine yaslanmıştı; gece şehrin ıslak kıvrımlarını elinin tersiyle itiyormuş gibiydi.

Yüzünü duymak için binlerce yüzleşme kaydı yeterli değildi. Gerçek yüzüyle ilk kez ekrandan uzak bir görünüde karşılaştım: gözlerinin köşesinde bir yara izi, dudaklarında katı bir çizgi. Gözlerinin arkasında, o düzencinin ateşi vardı—soğuk, acımasız, ve kendinden emindi.

"Rapor getir," dedi yanındaki şefine. Sesinin tonu bir bıçak gibiydi; operasyon odasında kimsenin sesi titremiyordu.

"Kadın hedefi denetim dışı bir davranış sergiledi," diye yanıt verdi şef. Ekranlarda benim şehirde attığım adımlar, kafelerin içlerinden, sokağın kıvrımlarından takip ediliyordu. Bir opera perdesi gibi kaldırılıp indirilmiş hayatlar.

Emir dudağını hafifçe kıvırdı. "Bunu durdurun." Komutu kısa, finaldi. "İsmî hedefli müdahale başlatın. Herhangi bir iz bırakılmayacak."

Bir harita üzerindeki küçük kırmızı noktalar bir anda hareket etti; ışıltılar, koordinatlar, yörüngeler. Echo timleri—gölge uzmanları—uğultuyla hazırlanmaya başladı. Hafıza sinyalleri, fiziksel müdahalelerle eş zamanlı olacaktı; önce bilinci bozacak, sonra delilleri sileceklerdi. Emir, düzenini koruyacak, hafızaları biçimlendirecek ve bir kez daha “unutmayı” yönetecekti.

O an, Emir'in gözleri ekranın içine düştü; kameralar beni gösteriyordu. Gözlerimiz karşılaştı gibi bir his geldi. O, benden uzak bir kuledeydi; ben ise rutubetli bir odada. Ama bizi ayıran binlerce cam tabakası kadar zayıf bir şey daha vardı: bilgi.

Emir fısıldadı. Sesi, sistemin hoparlörleri aracılığıyla odama sızdı; derin, rahat ve tehlikeli. "İlayda Kara."

Dizlerim titredi. Sesi bir hortum gibi ciğerlerime çekildi. "Neden beni izliyorsun?" diye sordum, kendi sesim küçük kaldı. Hepimizin bildiği o soğuk gururu taşıyordu; karşımda bir tanrı yok, ama bir krallık vardı.

Emir'in gülümsemesi ekranda bir iz bıraktı. "İzlemek mi? Hayır," dedi. "Koruyoruz."

"Bir insanı korumak mı için hafızasını çalarsınız?" Sesim, sorunun keskinliğiyle çatladı.

"Bu bir tercih meselesi," dedi Emir. "Düzenin sürmesi için unutmak bazen şarttır."

"Benim anılarım sadece düzenle çelişiyor olabilir," dedim. "Ama ben suçluları ortaya çıkarıyorum."

"Suçlu," dedi Emir ağır ağır, "göreceli bir kelime. Kimi suçlu sayarsın, insanlara göre değişir. Kim için suçlu, kim için kahraman değişir. Senin anıların açığa çıkması, sadece bir yerlerin sarsılmasına yol açacak; ama bazı şeyler sarsılmamalı."

Sözleri bir pankartın altındaki çekiç darbeleri gibiydi. İçimde bir yer kabarmaya başladı. "Peki ya gerçeği öğrenmek istiyorum? Peki ya ben—"

"Gerçek," dedi Emir, sözünü kestirerek. "Bazen gerçeklerin açığa çıkması, daha geniş bir kaosa yol açar. O kaos, binlerce masumun hafızasını yok eder."

Sesinin sonunda, kararsız bir titreme vardı; insan yapısının nadir bir çatlağı. Bir an için onun bir insan olduğunu hatırladım; o çatlak, bana bir merhamet ipucu veriyordu. Ama sonra o tabu kapandı; tekrar düzen geri geldi.

"İlayda," diye devam etti Emir, "sen bir risksin. Sadece bir birey olarak değil; hafızaların yeniden dizilimi olarak da bir işaretsin. Seni izliyorum çünkü senin açacağın kapı, çok pahalı bir yatırımın iflasına yol açabilir."

"Ama neden ben?" diye zorladım. "Neden ben — eski bir transkripsiyon uzmanı? Binlerce insan var."

Emir bir sessizlik bıraktı; bu boşluk, binlerce veri tabanının, gölgelerin ve susturulmuş ifadelerin ağırlığını taşıyordu. "Çünkü ilk kapıyı sen açtın," dedi sonunda. "Çünkü senin elinde bir anahtar var, İlayda. Ve kim o anahtarı kullanırsa, onlarda bizim için tehlike oluşturur."

İçimden bir kıvılcım geçti. İlk kapı… anahtar… Bu sözler elli farklı anlam taşıyordu. Bir dosya mıydı? Bir ifade mi? Yoksa benim kendi zihnimde kazdığım kırık bir hatıra mı?

"Senin anıların neden böylesine kritik?" diye sordum. "İçinde ne var? Sadece isimler mi, yoksa daha fazlası mı?"

Emir, tekrar pencereden dışarı baktı; şehrin alanı ona ait bir harita gibiydi. "Bazı anılar bir ülkeyi sarsar," dedi. "Senin elindeki anılar, bazı kapıları açabilir. O kapıların arkasında kimler varsa, onların bugün sahip oldukları şeyleri kaybetmesine neden olabilir."

"Kim olduklarını söyle," diye ısrar ettim. "İsim ver."

Bir anlığına, kuledeki adamın yüzünün kenarı soldu; belki de kabindeki ışık, belki de anılarının ağırlığıydı. "Belki ileride," dedi. "Şu an için… sen bir sorun unsuru olacaksın, İlayda. Sorunları evde uyutmam; onlar ya uyum sağlar ya da sustururum."

Sözü bitirdi. Ekran kapandı.

Oda karardı. Kulaklarım çınlıyordu; dışarıdaki yağmur daha hızlı çarpıyordu. Güzergâhının son noktasında bir deliğin açıldığını hissettim; o delik, beni bir uçuruma doğru sürükler gibiydi.

Cep telefonum bir bildirimle titredi. Mesaj kutusunun içinde, sadece bir satır vardı: "İzleniyorsun." Gönderici: bilinmiyor. Konum: benzer bir kule silueti.

Ellerim titriyordu. Not defterimi açtım. EK-12, Emir Kâhya, ilk kapı, anahtar.

Kalbimde, derin bir yerde cevapsız bir soru kaldı; bir dişin bastığı mermer gibi çentiklenmişti. O soru, beni sabah kararı gibi çiziyordu: Emir neden İlayda'yı özel olarak hedefliyor?

Dışarıdaki şehrin ışıkları bir an için sönmüş gibiydi; pencereden yansıyan kendi yüzüm, yorgun ve kararlı, bana bakıyordu. Onun gözlerinde karanlık bir merak kıvılcımı vardı; bu kıvılcım, hem nihai tehlikeyi hem de beklenmedik bir umudu taşımayı teklif ediyordu.

Kapı kilidine baktım. Bir karar vermem gerekiyordu: saklanmak mı, yoksa ilk adımı atıp kapıyı yırtmak mı. Parmağım, not defterinin köşesini kavradı ve bir kelime yazdı: Bul.

Ama önce öğrenmem gerekiyordu: Emir neden benim hafızamda saklanan bu anahtarı özel olarak hedef alıyor?