Chapter 9
Ekrandaki isim hâlâ gözlerinin önünde dönüyordu: Kadir Demir.
Parmağı play tuşunun üzerinde asılı kalmıştı. Ekran bir an için titremiş, rüzgâr pencereden sayfayı uçururken odanın ışıkları kırılmış gibiydi. Sessizlik, bir cam kırıldığında oluşan boşluk gibi yuttu her sesi.
Eren, koltuğun kenarına bastırdı ellerini. Avuç içleri terliydi; teninin altında bir buz bloğu büyüyordu. Başının içinde çınlayan tek şey, önceki hafta öğrendikleri, son aylarda biriktirdiği ihtimallerin birbiriyle çarpışmasıydı.
Odanın diğer ucunda Mahir vardı. Deri koltuğuna yaslanmış, ayak bileklerinde kirli bir çizgiyle, ince bir sigara dumanı solunuyordu. Duman lambanın sarı ışığında soluk bir perde gibi asılı kaldı. Yüzü gölgede, gözleri sabit, bir kum tanesi gibi sabit.
Eren, sessizliği bozmak isteyen bir haykırış bekledi—ama önce nefesini topladı.
"Basmadım," dedi. Sesi kuru ama kontrollüydü. "Basmak istedim. Ve sonra—rüzgâr. Sen gördün mü?"
Mahir gözlerini kırpmadan ekrana baktı. Parmakları masanın üzerindeki eski metal çakmağa uzandı, çakmağın metal sesi odada bir kemik gibi çınladı.
"Gördüm," dedi Mahir. Sesi, yılların taşlanmış haleti ruhiyesini taşıyordu. "Görmekle izlemek arasındaki farkı hatırlamalısın, Eren."
Eren'in yüzünde bir çizgi oluştu. "Fark mı? Birinin adını görmekle—" Dudakları kıvrıldı. "Sadece fark mı?"
Mahir hafifçe gülümsedi. Gülüşü bilindik bir keskinlik taşıyordu; sevgiyle kontrolü birbirine karışmış bir gülüş.
"Birinin adını görmek, onu tanımak değil," dedi. "Tanımak, onun sana dokunuşunu, nefesini, seçimlerini hatırlamak. İzlemekse o ismin neden hala yaşadığını bulmaktır."
Eren'in ciğerleri daraldı. "Kadir neden hâlâ...?"
Soru yarıda kaldı. Mahir cevap vermedi, sadece kalktı ve pencereye yürüdü. Dışarıda İstanbul geceyi yutmuştu; gökdelenlerin ışıkları sanki uzak bir şehir haritası gibiydi. Boğazdan gelen gece esintisi camda küçük bir titreşim yaptı. Donuk bir deniz kokusu içeri sızdı, tuzlu ve soğuk.
Mahir arkasını döndü. "Kadir seni unuttu mu sandın?" dedi. "Unutmak basit bir kelimedir, Eren. İnsanların unuttuğu birkaç şey vardır; çoğu, unutulmak için çok şey yapmıştır."
Eren'in parmakları masanın kenarına bastı, kemikleri beyazlaştı. "Sen... sen o videoyu biliyorsun. Senin varlığınla uyanmış bir ismin nasıl silineceğini mi öğreteceksin bana? Bundan mı bahsediyorsun?"
Mahir yaklaştı. Her adımı yumuşak ama kesin, sigara dumanı etrafında bir şerit çiziyordu. Masanın üzerindeki kahve artık soğumuş, yüzeyinde ince bir film oluşmuştu. Mahir fincaktan bir yudum aldı—ve dudaklarına düşen ıslak bir leke gibi, konuşması da dikkatlice seçilmişti.
"Öğretmek? Bana mı ders vermek istiyorsun, Eren?" dedi. "Ben sana bir yol gösterdim. Sen yürüdün."
Eren'in gözleri daraldı. Yüzünde hızla geçen bir şüphe dalgası belirdi.
"Sen… beni yetiştirdin. Bunu biliyorum. Ama aynı el, Kadir'e de mi dokundu?" diye sordu sessizce.
Mahir, elini cebine attı. Bu hareket bir an için odaya başka bir titreşim getirdi; cepten çıkan kumaşın sürtünmesi, dakikalarca beklenmiş bir sözün çekilmesi gibiydi.
"İnsanlar birçok öyküye hizmet eder," dedi Mahir. "Ben de öykülerden biriyim. Kim beni hangi perde arkasına iterse, oraya giderim. Sadakat, senin sandığın gibi tek bir çizgi değil; bir ağdır."
Eren'in başında eski bir alev yeniden kıvılcım attı. "Ağ mı? Kimsenin ağına takılmadım," dedi. "Ben kendi ağımdan bir düğüm attım."
Mahir gözlerini kırpmadan onu izledi. "Düğüm attığını düşünmek, hâlâ bağlanmak istemektir," dedi. "Bırak birisi düğümü çözsün de gör bakalım içinden ne çıkacak."
Eren anlaşmazlığın ağırlığına yenik düşecek gibi oldu. "Neye ihtiyacın var, Mahir? Neyi saklıyorsun benden? Kadir... Kadir'in arkasında senin parmağın olduğunu mu saklıyorsun?"
Mahir masanın irisine yaslandı, parmak uçlarını birleştirdi. Gözlerinde bir an için yumuşama oldu; sonra sertlik geri geldi. "Her şey o kadar basit olsa iyi olurdu," dedi. "Ama hayat basit değil. Sadece bir güneş odur; gölgeyi görmek için ışığın olması gerekir."
Eren, bir an için çaresiz bir çocuğa benzercesine saçlarını itti. Gecenin sessizliği, kelimelerin ağırlığını daha da yoğunlaştırdı.
"Benim anneme söz vermiştin," dedi Eren. "O yüzden buradayım. Ona verdiğim sözü tutmak için. Eğer sen Demir'le beraber idin... o zaman her şey bozulur."
Mahir gülümsedi, ama bu kez gülüşünde bir nüans daha vardı; bir pişmanlık, belki de bir kabulleniş.
"Annenle konuştuğumu hatırlıyorum," dedi. "O güçlü bir kadındı. Söz verdiğinde gözü karaydı. Ben senin o gözlerin nasıl parladığını bilirim." Masanın üzerinde duran eski bir fotoğraf albümünü işaret etti; albüm köşeleri yıpranmış, sayfaları sararmıştı. "Ama unutma, Eren. Sözler savaşta harita değildir. Onlar, savaşın başlangıcında iki tarafın birbirine bakmasıdır."
Eren adım attı. "İyi ama şu an ne yapacağımı bilmiyorum. Kadir'in adı ekranda belirdi, Mahir. O ismi kim silecekti? Sen mi?" Nefesini kesti. "Ya da sen onun için mi görüntüleri hazırladın?"
Mahir'in yüzü değişmedi. "Hazırlamak... silmek... hepsi aynı sipariş defterinin satırları," dedi. "Ben siparişleri değil, boşlukları gördüm. Boşluklara dikkat et. İnsanlar, boşlukları doldurmak için hikâye uydurur."
Eren'ın sabrı inceldi. "Boşluk mu? Anlamıyorsun—Kadir'i durdurmalıyım. Onun adamı mı yoksa düşmanı mı olduğunu bilmeliyim. Yoksa hiç silah çekemem."
Mahir bir an için sustu. Gözleri yerde dolaştı, parmakları masanın kenarındaki çizikleri sayar gibiydi. Sonra beklenmedik bir şey yaptı: kalktı, masanın çekmecesini açtı ve içinden bir satranç taşı çıkardı—eski, kenarları oyulmuş bir at.
"Bu," dedi, atı havaya kaldırıp parmağıyla iki kez çevirerek, "sana bir soru. Bir at nasıl hareket ederse, oyun değişir. Eğer bir atın sıçrayabileceğini canlandırırsan, rakibin beklediği çizgide durmazsın."
Eren gülümsedi istemsizce. Satranç, onlara öğretilen dil olmalıydı. Annesiyle hapsedilmiş çocuk anılarında, Mahir ona her hamlede bir yaşam dersi anlatmıştı. Ama şimdi o dersler farklı bir tat taşıyordu—acı, metalik.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Eren. "Sıçra, gizlen, vur mu?"
Mahir atı masaya bıraktı. "Sıçra ama nedenini bil. Gizlen ama kimden saklandığını bil. Vur ama niçin vurduğunu bil. Sadece taktik değil; niyet. Niyetinin dehlizleri, yaptığın hamlelerden daha derindir."
Eren ağır ağır başını salladı. "Ve Kadir? Niyetinin dehlizleri nerede duruyor? Onu nasıl bulacağım?"
Mahir cebinden sigara paketini çıkardı, birini aldı, parmaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı yaktı, alev kısa ve keskin bir çizgi oluşturdu. Dumanın içinden bakarken, gözleri Eren'e saplandı.
"Her insanın bir fotoğrafı vardır," dedi. "Bunu mecazi söylemiyorum. Gerçek bir fotoğraf. Bir kare, bir an. O karedeki bir detay, bir yüz, bir takı, bir leke... seni yola çıkarabilir."
Eren gözlerini kırptı. "Fotoğraf mı?"
"Fotoğraf," Mahir onayladı. "Geçmişe ait bir şey. Kadir'in geçmişi, benim geçmişimde de kesişen yollar olabilir. Belki bir kare vardır ki… bir ipucu barındırır."
Eren bir şeyleri anlamaya çalışırken, Mahir cebine bir el attı. Hareket doğal görünürdü ama odadaki hava, o anı bir bomba bekliyormuş gibi gerdi. Mahirın eline dokunan kumaşın sürtünmesi, bir an için dondu.
Eren, içgüdüsel olarak Mahir'ın cebine baktı. Kumaşın arasından bir köşe belli belirsiz dışarı sarkıyordu; kahverengi, kenarı sararmış bir fotoğraf köşesi.
Eren'in kalbi bir ritim atladı, sesleri uzaktaki bir zil gibi duydu. Nefesi küçüldü. "O ne?" diye sordu.
Mahir parmağını fotoğrafın kenarına sürttü, yüzünde ağdalı, kontrollü bir ifade belirdi. "Bir zamanlar, herkesin sakladığı fotoğraflar vardı," dedi. "Bazı fotoğraflar yalan söyler; bazılarıysa gerçeği bağırır."
Eren adımını geri attı. Ellerinin içi yeniden buz tuttu. Gecenin içinde, ışıkların dalgalandığı bir cam kutunun içinde iki insanın göz göze geldiği hissi vardı.
Mahir cebinden fotoğrafı biraz daha çekti—ama tam göstersin diye değil, sanki fotoğrafı daha gizemli bir oyunun parçası haline getiriyormuş gibi. Fotoğrafın üstündeki yüzey yıpranmış, soluk bir köşe açığa çıkmıştı.
Eren, fotoğrafın kenarında gördüğü kıvrımı tanıdı—ama bu tanıma, bir yüzün hatlarını değil, bir simgenin, bir düğmenin, belki de bir kolyenin kıvrımını taşıyordu. O kıvrım, Demir hanesinin özel bir işaretine benziyordu; Eren'in çocukluğunda annesinin anlattığı hikâyelerde geçen, sadece aile üyelerinin kullandığı küçük, oval bir madalyonun kenarı.
"O… o kimin?" Eren sordu, sesi fark edilmeden titriyordu.
Mahir fotoğrafı tam olarak ortaya çıkarmadı. Parmağı fotoğrafın köşesini kapattı, sanki sunulan bir ödül değil, sınanacak bir sırdı.
"Bu fotoğraf uzun zaman önce çekildi," dedi. "Ve bazen, fotoğraflar parçalanmış hatıraların en doğru parçasıdır. Ama her parçanın altında başka bir parça yatar. Bakmak, görmek değildir, Eren. Bakmak, aynı zamanda hazırlıklı olmaktır."
Eren gözlerini fotoğrafın kenarından alamadı. İçinde bir şey kendi kendine düşünmeye başladı: eğer o fotoğraftaki madalyon Demir işaretiyse, eğer o eller bir zamanlar Kadir'e dokunduysa—o zaman Mahir’in elleri de...
O anda, odanın kapısı aralıklı bir tıkırtıyla sallandı. Birinin gölgesi koridorun ucunda belirdi, ışık hızıyla odaya akıyordu. Mahirın parmağı fotoğrafın üzerinde dondu.
Eren nefesini tutmuştu. Fotoğrafın köşesinden sarkan yüz—bir çene hattı, belki bir göz köşesi—Eren'in zihninde tanıdık bir gölge çizdi. Kadir'in çene hattı? Yoksa başka biri miydi?
Mahir yavaşça fotoğrafın köşesini kendine doğru çekti; parmağı fotoğrafı tamamen kapatırken, gözleri Eren'e baktı. "Hazırlıklı ol," dedi tek kelimeyle.
Kapı açıldı. Koridordan bir gölge daha ilerledi. Ve Mahir'ın cebinden çıkan o küçük, sararmış fotoğraf, ışığın altındaki bir kenarında hafifçe yüzünü göstermişti—sanki içindeki sır son bir nefes almak istercesine dışarı sarkmıştı.
Eren kalbinin attığını duydu; zaman ağırlaştı. Fotoğrafın tam ortasında ne olduğunu görebilecekti. Ya da görmeyecekti. Ya da...