NoveliqaTahtın Küllerinden Doğan / Banker ve Çek Defteri :0%
Log in

Chapter 6

Banker ve Çek Defteri

Parmağı kadife boşluğun kenarını okşarken, oda bir anlığına nefesini tuttu gibi oldu.

Boşluğun soğuk kenarı, Eren’in tırnaklarının altında hafifçe kabarıp durdu. İki harfin kazısı, K.D., bir kez daha zihninde çakıldı; göğsünün içinde bir şey daha sert atmaya başladı. Kolye... eksik mi yoksa gizlenmiş miydi? Avuç içindeki ter, metal soğukluğuyla birleşti.

Bir adım geriye kaydı. Ayakları tahtanın eski cızırtısına değdi, ses hemen kesildi; o küçük kırmızı lamba gibi titredi içindeki plan. Annenin resmi, odanın köşesinde asılıydı; bakışları cam gibi, sorgulayıcı. Eren gözlerini yumdu. Söz vermişti. Hem hakkını almak, hem de o sözü yerine getirmek.

Kapının aralığından dışarıya sarktı. Gece, yalı duvarlarına yapışmış nem kokusuyla geldi; denizin tuzu çakıl taşlarına sinmişti. Adımlarını dikkatle, gölgelerle aynı hızda attı. Hedef: Murat Kara — Demir'lerin banker'ı. Geçmiş haftalardır adı fısıldanıyordu; hesapların içinde dolaşan parmak, servetin gölgesi, gerçek vasiyete dair ipuçlarını saklıyor olabilir.

Murat, iş çıkışı için günbatımının sonunda yalının kanatlı kapısından çıktı. Siyah pardösüsü omuzlarına ağır oturmuştu; yakasından parlayan küçük bir altın iğne, Demir armasını andırıyordu. Ellerindeki deri evrak çantası, yaşlı bir kedinin kuyruğu gibi kıvrılıyordu.

Eren, taş merdivenlerin gölgesinde durdu. Rüzgâr yüzüne çarptığında, içindeki planın tüyleri ürperdi. Nefesini tutup, karşı kaldırıma geçti; bir sigara dükkanının önündeki kırık camdan dolayışan ışık, Murat’ın siluetini zarlaştırıyordu. Murat, birkaç adım attı, sonra durdu. Cep telefonunu çıkardı, ekrana baktı, parmağıyla bir şeyler yazdı.

Sol cebinden ince bir deri defter çıkardı; alt kenarında bir yıpranma, üzerinde küçük bir monogram. Kaşlarını çattı, defteri çantanın üstüne bastırıp kapattı. Eren’in kalp atışı bir davul gibi kulaklarında çınladı. Defterin derisi — tanıdık bir hava taşıyordu. Demir yazılarına özgü kalın el yazısı mürekkebiyle karalanmış olmalıydı.

Murat, caddede iki sokak ilerleyip küçücük bir büfenin önünde durdu. Büfenin içinden paslı bir ampul sızıyor, metal raftaki çekmecelerden birinin kapak gıcırtısıyla açıldığını duyuyordu. Murat, güvenli bir yer seçmiş gibiydi; yüzündeki sakin ifade, gölgesine sinmiş bir harita gibiydi: her hat, bir planı gösteriyordu.

Eren, sigara dükkanının boş ön koltuğuna oturdu. Elleri cebinde karıştırdı; avuç içi bir çakmağın soğuk siluetini tuttu. Plan basit değildi. Bir sokak kameralarının, bekçi turlarının, Murat’ın alışkanlıklarının bütününü görebilmek için gerçek zamanlı gölgelere ihtiyacı vardı.

Murat, büfenin içine hodri meydan eden bir bakış attı, ardından içeri girdi. Kapı kapandığında, ampulün titrek ışığı onun sırtında bir yağ lekesi gibi parladı. Eren, nefesini tutup siperini daha da daralttı ve yan sokaktan yürüdü. Duvarın kenarındaki lahit taşlarına vurarak, adımlarının sesini gizledi.

İçeride, Murat tezgâhın arkasındaki küçük masaya oturdu. Anahtarlarını çalarken, bir kaç kuru kağıt çırpıldı; aralarında bir çek defteri vardı — o çarpıntı yine döndü. Eren diz çöktü; kapının camındaki kondensasyona yüzünü yaklaştırdı. Cam buğulanmıştı, ama hareketleri gölgenin ardında netleşiyordu.

Murat telefonu çaldı. Ellerinde değilmiş gibi dondurduğu bir an vardı; sonra konuştu, sesini alçaltıp kıvrak bir profesörün sabırlı öğretmenliğiyle:

— Evet... kontrol ettim. Listeler güncellendi. İmzalar hazır. —...Hayır, bir sorun yok. Gerekirse ben hallederim. Kadir bey de onayladı.

Eren, her kelimeyi bir bıçak kırıntısı gibi topladı. Kadir onayladı. Onay... ne için? Bir işlem, bir transfer, bir ters yönlendirilmiş miras mı? Ya da gerçekten, bir vasiyetnameye dair son bir mühür mü?

Murat bir sigara yaktı — el hareketi o kadar alışkındı ki, izlenmesi neredeyse çocuksuydu. Çakmağın kıvılcımı mum ışığı gibi durdu. Sigaranın yanarken bıraktığı kimyasal keskinlik, eski kitapların tozuna karıştı. Defteri açtı; sayfaların kenarı sararmış, bazı satırlarda kırmızı çizgiler vardı. Eren, gözlerini kısmadan bakıyordu: mürekkebin koyu yolları, rakamların ve isimlerin arasında bir isim olabilir... ama camın buğusu ayrıntıyı gizliyordu.

Murat, çek defterinin bir sayfasına hızlı bir şeyler karaladı ve köşesine küçük bir not iliştirdi. Notun iki harfi göze çarpıyordu; dakika durdu: "V." ve altında küçük bir tarih. Eren'in parmak uçları titredi. "V." — vasiyet? Varsa eğer... Avuç içi terden kaydı, içindeki planın telleri gerildi.

Murat, defteri katlayıp cebine koymaya hazırlanırken bir an durdu. Avucunu cebine bastırdı, çukurda bir şeyleri ararken yüzüne hafif bir gülümse daha çalındı — zaferin küçük bir işareti gibi. Tam o anda, dış kapı açıldı ve içeri kimse gelmediği halde bir karanlık gölge belirdi.

Kapının eşiğinde Leyla duruyordu, gözleri sert, rüzgâr saçlarını savurmuştu. Eren, o karşılaşmayı bir bıçakla kesilmiş gibi duydu; yüzyıllık bir resmin bir köşesinde başka bir fırça darbesi. Leyla, beklediklerinden fazlasını getirmişti: cebinde bir fotoğraf, yüzünde bir soru.

— Saatin kaç, Murat? diye sordu Leyla. Sesinde garip bir nazik sertlik vardı.

Murat başını çevirip Leyla'ya baktı, bakışları kısa bir kıvılcımın ötesinde bir hesaplaşma. — On beş. Bir şey mi var?

Leyla elini çenesine götürdü; gözleri deftere takılıydı ama görünmez bir perde vardı: — Sadece... eskilerden kalma işler. Kadir Bey de bekliyor.

Murat bir an durdu. O "bekliyor" kelimesi büyük bir ağırlık taşıyordu, Eren’in kulak zarlarını deldi. Kadir bekliyor. Beklemek, hareket etmeyi gerektirir. İçindeki gerçek o an doğdu: bir şeyi gizlemek için hareket ediliyordu.

Murat, derin bir nefes aldı. Defteri cebine itinayla bastırdı, içine doğru bir şey daha itti; o küçük hareket, Eren’in zihninde bir filmin iki saniyelik sahnesi gibi durağan kaldı. İçten, iç cebine doğru — göğüs hizasına yakın. Eren gözlerini kısıp baktı; oraya kadar net göremiyordu ama hareketin anlamı belli olmuştu.

Leyla, Murat’a bakıp başını hafifçe eğdi. — Kadir Bey son günlerde sinirli. Bir yanlış adım herkesin sırtını ısıtabilir.

Murat dudaklarını sıktı; bir kirpik titredi. — Endişeye gerek yok, dedi. Hepimiz görevimizi biliyoruz.

O sözün soğukluğu, demirin soğuk dokunuşu gibiydi. Eren, bu cümleyi içinde bir hoparlör gibi döndürdü; görevimizi biliyoruz. Herkesin bildiği görev, kimsenin konuşmaya cesaret edemediği şeyleri örüyordu.

Leyla çıktı. Gecenin rüzgârı onun ardından esip saçlarını geri aldı; Murat’ın yüzü, kapının kenarında bir gölge gibi kaldı. Eren hâlâ camın arkasında, tedirgin ve uyanık.

Murat, cebini ovaladı, parmak uçlarıyla iç kalıpları yokladı. Bir daha, defteriyle hafifçe fırçaladı; çift-el yazısıyla yazılmış bir satırı eşeledikten sonra belki de memnun bir nefes verdi. Eren’in zihninde hayaller kuran bir el: cepten çıkarılıp imzalanacak bir vasiyet olabilir miydi?

Eren düşüncelerini hızla bir düğüm gibi çözdü. Eğer defter gerçekten bir çek defteri ise, içindeki bir makbuz, bir tarih, ya da bir hesap numarası vasiyetin taşınmasına dair ipucu sağlayabilirdi. Ya da tam tersi, vasiyete dair imzaların kopyasının saklandığı gizli bir sayfa. Her satır, bir mirasın kaderini belirleyebilirdi.

Kendi planını kısaca gözden geçirdi. İçeri girmek için iki yol vardı: direkt, gürültülü ve tehlikeli; ya da gölgeler arasında kaybolup bir fırsat beklemek. Direkt yol güvenli değildi; Murat’ın çevresindeki küçük güdük istihbarat hattı, Demirlerin bekçilik geleneğini bırakmazdı. Gölgelerse Eren’in doğasıydı. Ama bu sefer gölgeler yeterli olmayabilirdi.

Eren, cebindeki küçük metal şişeyi çıkardı; içinden küçük bir mıknatıs ve ince bir tel çıkıyordu. Hırsızlıktan çok, bir açma aleti. Hırsızlar onun yanında amatör kalırdı; O bir stratejistti. Her hareketin geri dönüşü olmalıydı. İlk önce emin olmak istiyordu: defter Murat’ın iç cebindekiymiş. Kerpetenle, mıknatısla mı elde edecekti bunu? Bir yandan da murat’ın adımlarını da hesap etti; her an dönüp elini cebine atabilirdi.

Murat, masadan kalktı. Defteri kokladı gibi bir hareket yaptı; kokunun, kağıdın, mürekkebin verdiği eskiğin insanı nasıl da teslim ettiğini düşündü. Sonra kapı koluna uzandı, yüzünde o aynı sakin savaşçı ifade.

Eren, perdenin hemen yanında, avuç içi solgun, elini hareket ettirdi; aralıkta olan bir pencereyle camın altından içeriye küçük bir teli sokabileceğini gördü. Nefesini bir kez daha düzenledi. Tam harekete geçmek üzereydi ki, Murat cebine doğru son bir kez baktı — parmakları hafifçe cebin kenarını ovuşturdu, bir sırrın kapağı gibi.

O an, gecenin tüm ağırlığı Eren’in omuzlarına çöküp, iki saniyelik bir anı ölümsüzleştirdi: Murat’ın iç cebinin şekli, bir defterin omzunu tutacak kadar genişti. Parmağı, cebin dikişini yokladı; sonra, cebin içinden bir şeyin yumuşak bir kıvılcımını hissetti.

Eren’in aklı zihinsel bir tırmık gibi tırmandı. Cebin içerisinde ne vardı? Bir çek defteri — belki vasiyete dair bir ipucu. Ya da bir mektup, ya da bir kayıt defteri... Her şey mümkün. Ama parmağının ucunda hissettiği o küçük derideki kat, bir kitapçığın sırtını anımsatıyordu.

Kapı kapanıp anahtar çevrildi. Murat adımını attı, ışık düştü, Eren o anın keskinliğini içselleştirdi. Cebin derinliği, murat’ın hareketinin ardından bir sır gibi kalmıştı; Eren’in elleri titredi. Hepsi şimdi ya ona bağlıydı; bir hamle, bir yanlış hesap, ya da her şeyi kurtaracak bir fırsat.

Eren eğildi, pencerenin altındaki metal çıtayı kaldırmak için tendeş bir hamle yaptı. Parmak uçları camın kenarına değdi. Ilık bir hava sensörü, gecenin içinden sessizce nefes almıştı. Bir çatı katı kedisinin görmemiş olduğu gölgeler, Eren’in yolunu bekliyordu.

Ama tam o anda, uzaktan bir araba kornası çaldı ve ardından, yakındaki bir sokak lambasının ışığı aniden titredi; gölgeler bir silkinme geçirdi. Murat’ın cebindeki derinin kıvrımı, bir fısıltı gibi havada asılı kaldı.

Eren, nefesini tutulmuş bir balık gibi hissetti. İçinde bir ses vardı, soğuk ve dikkatli: Bundan sonrasında her adım, bir hesap. Defter cebinde. Cebin içindeki defter gerçek vasiyete dair bir ipucu mu saklıyor?

Cevap, Murat’ın dönüşünde, cebine bastığı o küçük deri kitabın sesiyle birlikte gelecekti. Eren’in parmakları pencerenin kenarında, gözleri geceye açılmıştı. Bir saniye, bir soluk, ve sonra...