Chapter 5
Ada’nın telefonundaki küçük ışık saniyelik bir yanıp söndü, sonra karardı. Mesajın harfleri hâlâ havada asılıydı: "Gözlerin ardında fısıltılar: görev devam."
Eren nefesini tuttu. Göğsünde soğuk bir bant sıkıştı; burnuna annesinin odasının kalıntı kokusu — eski parşömen, limonlu mobilya cilası ve uzağında denizin hafif tuzlu nefesi — doldu. Ada’ya baktı. Ada’nın dudakları sıkılmış, gözleri sanki bir kapıyı dinler gibiydi; parmakları cebinde bir güvensizlikle dönüyordu.
"O mesaj..." Ada fısıldadı. Sesi kağıt hışırtısı kadar ince geldi. "Görev… kim gönderir böyle bir şeyi şimdi?"
Eren omuzlarını oynattı. O görev, onun kaderiydi; dışarıdan gelen bir emir değildi. Annesinin bıraktığı boşlukta, bir emanet bekliyordu. "Bize söyleyen birisi var," dedi. Sadece kendine miydi bu söz, yoksa Ada’ya da mı? Cevap, yalnızca odadaki gölgeler kadar netti.
Masanın üzerindeki kupürler, eski defterler ve katlanmış mektuplar birer zincir halkası gibi yayılıyordu. Hepsinin arasında annesinin düzgün el yazısıyla yazılmış bir not duruyordu; sadece bir harf, kalın bir E. Eren’in parmak uçları titrediğinde, o harf ona şimşek gibi çarptı: "E."
Ada arkasına yaslandı. "Kadir mahalleye sürüngen gibi dolandı diyecekler," diye alay etti. "Bir gölge. Senin için temizlediğini düşünme."
Eren’in dişlerinin arasında bastırdığı nefes, bir tırtılın kabuğunu delermişçesine ağırdı. Kadir… İsmini duyduğunda yüzünde bir katman daha donar; geçmişin kirlerini örtmek isteyen adamın gülüşü hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Ama şimdi, odanın başka bir köşesinde başka bir gerçek vardı: annesinin eşyaları ve belki de mirasın gerçek anahtarı.
Işığın düştüğü sandık, dışarıdan bakınca sıradan bir makyaj kutusuydu. Eren kapağı araladığında, içeriden eski bir pudra tabakası ve kurumuş çiçek yapraklarıyla birlikte, yılların ağırlığı sel gibi aktı. Kağıtların kenarları kahverengiye dönüşmüş, mürekkebin uçları ise zamanın tuzu kadar solgundu.
Her kağıt bir ses çıkardı; parmaklarının altından hüzünlü bir kemik gibi kıtırdı. Eren, mektupları birer birer açtı. Çoğu günlük, bazıları aile arkadaşlarına yazılmış mektuplardı. Tarihler, isimler; ancak hepsinin altında aynı hal hatır vardı: dikkat edilmesi gereken bir şeyler, söylenmemiş bir isim.
Bir sayfanın köşesinde, eski bir damga izi ve hemen yanında kadın el yazısıyla yazılmış kısa bir cümle gördü: "İkinci vasiyet—saklı." Harfler titrek ama kararlıydı. Eren’in parmakları aniden soğudu. İkinci vasiyet. O iki kelime, bir ölümden sonra kalanların yeniden tanımlanacağı bir kapının anahtarı gibi.
"Buldu mu?" Ada fısıldadı. Sesindeki sabırsızlık, Eren’in omuzlarına küçük bir şok gönderdi.
Eren ayağa kalktı, sandığın dibinde duran küçük bir kutuya uzandı. Kutu kadife kaplıydı, kenarlarında eskimiş altın nakışlar. Parmağının ucuyla kadife dokusuna sürdü; ipeksi, ama yılların tozunu içinde saklayan bir geçmiş. Kutunun kapağını kaldırdığında içindeki boşluk, kalbinde bir çukur açtı.
Kadifenin içindeki bölmede, başka bir şey olması gerekirdi. Küçük bir çukur, sanki bir kolyenin izini taşıyordu; dairesel, çok küçük. Eren, ellerini geri çekti. Ajda yüzüne doğru yürüdü. Gözleri kutunun içine çöktü; ardından bir belirtiyle kesildi.
"Kolye yok," dedi Ada, sesi bir bıçak gibi düştü.
Söylediği kelime havada bir kıvılcım çıkardı. Eren kolyenin adını düşünürken, annesinin boynunda hep gördüğü o küçük, solgun altın madalyonu hatırladı. Hep orada mıydı yoksa sadece anılarına mı kazınmıştı? Fotoğraflarda, annesinin bir portresinde kolyenin minik bir gölgesi vardı. Belki de kolye, annesinin sözlerinin fiziki anahtarıydı — içinde küçük bir zarf, mikrofilim ya da bir şifre tutuyordu.
Eren parmağını kadifenin çukuruna soktu; yüzeyi pürüzsüz, ama boştu. Parmağına toz çöktü. Ada, kutunun kenarını işaret etti. O kenarda, hafifçe kazınmış iki harf vardı: K.D.
Kadir Demir’in baş harfleri.
O an odada zaman başka bir ritme kaydı. Eren’in kalbi tek bir yumruk gibi attı. K.D. Pire gibi küçük ama bir yılanın izidir o. Kadir’in her yerde olabilme ihtimali, bu küçük kazıma ile gerçeğe dönüştü.
"Bu ne demek?" Ada sordu. Nefesi buhar gibi daldı. "Kadir girmiş olabilir mi buraya?"
Eren gözlerini sıkıca kapadı. Kadir, evin içerisindeki her köşeyi biliyordu; eski sırları temizlemek, görgüsüzlüğe gizlenmiş kirleri yok etmek onun ustalığıydı. Ama annesinin tek bir kolyesi için bu kadar mı ileri giderdi? Veya kolye bir şeyden daha fazlası mıydı; bir anahtar, bir simge, bir vasiyetin mürekkebi? Eren, annesinin el yazısıyla yazılmış belgenin aklından uzaklaştığını hissetti; gözleri yeniden o parçaya kaydı.
Masanın diğer ucunda, mektupların arasında zarflanmış küçük bir zarf fırlattı gözüne. Zarfta, resmi damganın altında bir not vardı: "Sadece inanılacak kişiye." Mühürlenmiş halinin kesildiği yer hâlâ hamurumsuydu; sanki biri onu aramış, ama içeri bakmamış gibi. Eren zarfı açtı. İçinden eski bir harita parçası çıktı; harita, malikânenin planı gibiydi ama bazı bölümler karalanmış, bazı noktalar ise yıldız işaretiyle belirtilmişti.
Yıldız işareti, çalıştığı zamanın hatırlattığı bir semboldü; annesiyle geçirdikleri yaz gecelerinde, deniz kenarında birbirlerine verdikleri sözlerin sembolü. Eren parmak ucuyla haritanın bir köşesini işaretledi. Haritanın diğer tarafında bir nota: "Küçük sandık—güllü oda—alt kiriş." Alt kiriş… Evdeki unutulmuş bir bölge.
Ada nefesiyle bir ses çıkardı. "Güllü oda… hatırlıyorum. Eski hizmetlilerin marangoz atölyesine yakın…"
Eren sanki bir ipi fark etmiş gibi gülümsedi. Kendisinden emin bir gülüş değildi; daha çok açılmış bir yarığın kenarındaki sıyrık gibiydi. "Oraya bakalım," dedi.
Koridor, evin diğer kısımlarına göre daha sessizdi. Ayak izleri eskimiş parke üzerinde neredeyse hiç ses bırakmıyordu. Duvarlarda asılı aile portreleri, Eren’e geride kalan her şeyin ağırlığını fısıldıyordu. Annesinin resmi yanında, Kadir’in soğuk yüzü mührünü taşıyordu; resme bakınca bir buz kristaliymiş gibi parlıyordu.
Güllü oda, kapısının menteşesinden gelen paslı bir inlemeyle açıldı. Odanın içi, yılların tozunu bir halı gibi üstüne sermişti. Duvarlarda solmuş gül desenleri, sanki yılların gözyaşlarıyla ağarmıştı. Pencereden giren ışık tahta zeminde bir şerit çiziyordu; o şerit boyunca toz tanecikleri dans ediyordu.
Eren diz çöküp, duvarın altındaki kirişe eğildi. Parmağıyla kısıtlı bir alanı hissederek takip etti. Ahşap pürüzlüydü, ama belli bir yerde farklı bir doku vardı; bir çivinin izi, sonra bir menteşenin saklanmış izi. Eldiveniyle parmakları arasına bir panjur gibi açılan küçük bir kapak buldu. Kapağı çektiğinde içinden küçük bir kutu çıktı.
Kutunun kapağını kaldırdığında kalp atışları hızlandı. İçeride geriye kalan tek şey, küçük bir karton parçasıydı; kartın üzerinde annesinin çizdiği bir çiçek ve altına yazılmış üç kelime: "Geri verme zamanı." Cümle, bir savaş çağrısının nazik fısıltısı gibiydi.
Eren kartı aldı. Parmağındaki mürekkep izleri annesinin el yazısını okşadı. "İkinci vasiyet burada olabilir," dedi, sesi neredeyse bir dua gibiydi. "Ya da… vasiyete götüren bir ipucu."
Ada, kapının eşiğinde durdu; arkasında kısacık bir gölge. "Kadir bilseydi, zaten burayı yıkardı," dedi. Sesi bir taşın içine saklanmıştı.
Eren kartın altına baktı; kartın arkasında ince, neredeyse görünmez bir dikiş izi vardı. Sanki bir şeyi saklamak için hazırlanmıştı. Parmağıyla dikişi gıcırdattı ve hafifçe çekti. İçinden çok küçük bir kağıt parçası çıktı. Kağıt, büyüteç altında ancak okunabilecek ince harflerle yazılmıştı. Eren kağıdı alnına koyup ışığa tutunca mürekkep bir anda haraketlendi; birkaç rakam, bir tarih ve bir koordinat: "17.07.1998 — 41.00N, 29.22E."
Tarih, Eren’in zihninde bir kapı açtı. 1998… Annesi o yıl sık sık sahil kenarına gitmişti, denizi dinlemek için. Koordinatlar İstanbul’un kuzeyinde bir koya denk geliyordu; orası, eski bir balıkçı kulübesine yakın bir kaya çıkıntısıydı. Eren’in içindeki buz biraz daha eridi. Annesinin notları, bir harita, bir tarih—hepsi birbirine bağlanıyordu.
"Bu, bize nereye götürürse götürsün…" Ada dudaklarını ısırdı. "Kadir buranın farkında olmadan önce hareket etmeliyiz."
Eren kartı cebine yerleştirdi, parmaklarını bir süre daha kartonun kenarlarında gezdirdi. Kutuyu yerine koyarken durdu. Gözleri kadife kutunun boşluğuna tekrar kaydı. Boşlukta harfler dans ediyordu: K.D.
Eren bir adım geri çekildi. Kadir’in baş harfleri, bir dezenfektör gibi tüm odayı silmişti. Kimin kolyeyi aldığını bulmak tek şey değildi; kolye kaybolduysa, onun yerine geçen neydi? Bir belge mi? Bir çip mi? Veya belki de kolye sadece kolye değildi—içinde saklanan küçük bir şifre, bir anahtar, annesinin ikinci vasiyetinin fiziksel temsili olabilir miydi?
Eren kendini dışarı attı. İçeğinizde bir şey kıvrılır; bir şeyin yerine oturma ihtimali olmanın ağırlığıdır bu. Ada peşinden geldi. Kapının önünde durup arkalarına bakmadan sordu, "Sence Kadir aldı mı gerçekten?"
Eren, çatıya doğru bakan pencereden dışarı bakarken, İstanbul’un gece ışıkları ufukta gerdanlık gibi dizilmişti. Yükseklerde bir helikopter geçti; şehrin gürültüsü bir fuarın uğultusu kadar uzaklaşmıştı. Eren bir süre sessiz kaldı. "Eğer aldıysa," dedi sonunda, "bunu bize göstermek istediği için değil. Saklamak, kontrol etmek için aldı. Ama o kimseye bir şeyi saklamaz; o, bir şeyi yok eder... veya birine yedekler."
Ada tükürüğünü yutar gibi yaptı. "Yedekler… Kadir’in her zaman yedekleri vardır."
Eren içindeki soğuk çaresizliği kıvılcım gibi çevirdi. Annesinin ikinci vasiyeti, bir kolyenin içine gizlenmiş bir anahtarı işaret ediyorsa; kolye şimdi kimin elindeydi? Kadir mi? Yoksa onun gölgesindeki bir kukla mı? Her iki ihtimal de zehirdi.
Eren, kolyenin izini sürmek için bir plan düşünmeye başladı. İlk adım, personel kayıtlarıydı; son ziyaretleri, evin anahtar kopyaları, güvenlik kameraları… Hepsi birer harita parçası olabilirdi. Ama aklı ona başka bir öncelik fısıldadı: annesinin notları ve bu harita. Kıyı, o tarihi ve koordinat, kısa vadede daha elle tutulur bir ipucuydu.
Ada, anahtarın olmadığı sandığı tekrar kapatırken küçük bir söz bıraktı: "Eğer kolye gerçekten yoksa, annene verdiğin sözü nasıl yerine getireceksin?"
Eren parmaklarını sandığın kenarına bastırdı. Ellerinde bir ağırlık, yüreğinde bir kılıç gibi. "Onu geri alacağım," dedi; kelimeler havayı delmedi, ama kendi içinde bir zinciri kırdı. "Bizi aldattılar. Şimdi sıra bizde."
Dışarıda, deniz bir ucundan diğerine uzanan bir karanlık şeritti. İçeride, küçük bir kadife kapağın içindeki boşluk, Eren’in avuçlarında bir soru bıraktı: annesinin eşyasında gömülü olduğuna inandığı küçük kolye eksik miydi?
Cevap, kapı aralığındaki gölgede bekliyordu. Eren elini cebine attı; notun tarihine bakarken, Ada’nın omzuna dokundu. "Yarın sabah oraya gidiyoruz," dedi. "Geceyi kaybetmeyeceğiz."
Kapı yavaşça kapandı. Kadife kutunun içindeki boşluk hâlâ oradaydı; iki harfin kazısı bir iz olarak kalmıştı. K.D. — Kadir Demir’in izleri. Eren son kez kadife boşluğa baktı. Parmağı boşluğa değdiğinde, bir soru aklına çaktı ve odanın sessizliği içinde yankılandı:
Kolye gerçekten eksik miydi?