NoveliqaTahtın Küllerinden Doğan / Gecenin Görgü Tanığı :0%
Log in

Chapter 16

Gecenin Görgü Tanığı

Mürekkebin ıslak parlaklığı camın karanlığında küçük bir yıldız gibi titredi. Kadir başını kaldırdı; yüzündeki çizgiler, dolabın içindeki kristal viskinin etrafında parlayan ışıklar kadar sertleşti.

Eren kapının arkasında durduğunu biliyordu — yalnızca bir gölge, bir soluklar dizisi, keskin zarf ve daha keskin plan. Gözleri Kadir'in elindeki kaleme takıldı; parmağının altında kağıt hırıltısızca kıvrılıyordu. Bir adres, bir imza, bir emir. Her harf bir kapıyı kapatıp bir diğerini aralıyordu.

Kadir kalemi bıraktı. Ceketinin cebinden eski, sayfaları sararmış bir fotoğraf çıkardı; parmak uçları fotoğrafın yüzeyinde gezinirken gözleri bulanıklaştı — ama bulut, oldukça sistemliydi. Derin bir nefes aldı. Tok, keskin bir nefes.

Eren için o nefes, on yıllık ihanetin karanlık bir mührü gibi yankılandı. İçinde bir şey kıvılcım attı; bir cevap, bir hamle. Geri dönme vaktiydi.

Çat kapı çıkarken zeminin serinliği ayaklarının tabanına nüfuz etti. Koridorun sonunda asılı lambanın aralıklı tıkırtısı, bir kalbin ritmi gibiydi. Eren nefesini küçülttü; adımlarını yutmak için topuğundan parmak ucuna doğru yürüdü. Dışarıda gece, İstanbul'un başını döndüren iki yüzüyle uzanıyordu: bir tarafında gökdelenlerde yanıp sönen itibar, diğer tarafında denizden gelen tuz ve koku.

Buluşma yerine üç tramvay sesi, bir martı çığlığı ve yağlı asfaltın arasından yükselen eski bir korna eşlik etti. Eren'in aradığı kişi, gece vardiyasındaki küçük bir kurye — Umut — Karaköy iskelesinin hemen arkasındaki çay ocağında olacaktı. Tüm şehir uykuda ama bilgi hiçbir zaman tam anlamıyla uyumazdı.

Çay ocağı küçüktü. Duvarındaki radyodan eski bir türkü yorgun değişlerle akıyordu. İçeride üç masa, iki eski sandalye, bir gaz ocağı ve arka tarafta çürük bir buzdolabı vardı. Umut mavi bir mont giymiş, gözleri çakmak alevi kadar titrek, elleri yağlıydı. Bir sigara yakıyordu; ucundan duman titreyerek yükseliyordu.

Eren masaya yaklaştı. Dışarıda rüzgâr boğazın tuzunu taşıyordu ve onun ceketinin yakasının içine sızıyordu. Karşı masadaki adam Eren'i bir an aradı, sonra tanıdı.

Umut gözünü kırpmadan sırıttı; gülüşü bir yanağı kadar mekanik, bir yanağı kadar korkak. “Geç saatte, patron,” dedi. Sesi, çay ocağının paslı saatinin tıkırtısıyla yarışıyordu.

Eren oturdu. Çakmağından çıkan ateşle sigarasını yakmadı; kendi solukluğu yetiyordu. “Umut,” dedi Eren. Adı bir anahtar gibi geldi; Umut başını hafifçe salladı.

“Beni dinle, kısa olacak. Kadir’ın ofisinde gördüklerin… anlat.” Eren cümlesini noktalamadan önce, masadaki çay bardağını hafifçe itti; camın kenarı parmak uçlarına soğuk bir dokunuş bıraktı.

Umut bir an durdu. Ellerinin birinde sigara, diğerinde plastik poşet içinde ıslanmış bir makbuz. Gözleri masanın üzerinde gezindi; izleri, Eren’in yüzündeki bekleyiş gibi keskinleşti. “Benden ne istersin?” diye sordu sonunda. Soru, bir yanağı gergin ve sinsiydi.

Eren’in parmakları masanın altındaki bir zarfı sıkıp açtı; içinden birkaç banknot çıktı. Işığın altındaki kağıtlar, soğukta eriyen bir vaat kadar parlaktı. “Bunlar senin üç aylık kira borcun, Umut. Ve daha fazlası. Ama istersen hayatta kalma garantisi de var. Kadir’ı eleştirmezsen… ailemden birinin başına gelebilecekleri konuşmayız.”

Umut aniden kahkaha attı — kendisine bile şaşırmış gibi. Dudakları titredi. “Hayatta kalma garantisi, patron… Kadir'in umurunda mı bizi yaşatmak?” Soru alaycıydı ama gözleri delikti. Yeterince zorlanmıştı; çok görmüştü.

“Bana tek bir isim ver,” dedi Eren. “Sadece bir isim. Sana başka bir şey sormuyorum.”

Umut'ın omuzları kıvrıldı. Gözleri bir an masanın üzerindeki bantlı termosun üzerindeki parmak izine takıldı; elleri anıların izlerini taşıyordu. “Kadir... geçen hafta bir paket hazırladı,” dedi. “Bana teslim etmek için Emir’i gönderdi. Emir siyah bir montla geldi, yüzünü kapamış gibiydi. Paket küçük, ağır, kimliği gizliydi.”

Eren'in yüreği bir an daha hızlandı; ritmi kaburgalarının içinde bir davul gibi çaldı. “Peki?” diye zorladı.

Umut konuşurken sesini küçülttü, bir şeyleri saklamaya çalışıyor gibiydi. “Emir, paketi aldıktan sonra Kadir’le telefonlaştı. Haberlerin arasında bir isim geçti. Kadir çok sessiz konuştu. Sonra Emir‘e…” Umut’ın parmak uçları titredi. “Emir’e, ‘Bunu Leyla’ya götürme. Leyla üzerinden gönder,’ dedi. ‘Leyla’nın ismini kullanma.’”

Eren'in kulaklarında kelime bir çivi gibi çakıldı: Leyla. Kalan dünya, bir anlığına bulanıklaştı. Leyla; annesinin adı değildi, değil mi? Eren’in ağzı kurudu. “Leyla mı?” dedi, sesini kontrol ederek.

Umut başını salladı. “Evet. Leyla. İlk başta anlamadım. Sonra Emir bana daha fazlasını söyledi. Paketi İstanbul’un doğu kıyısındaki küçük bir depoya götürecekmiş. Kadir, ‘Bunu Kilyos’taki ilişkililere teslim et,’ dedi. ‘Ve Leyla hatırlanmalı — sadece kelime, hiç kimseyle ilişkilendirme.’”

Eren’in içindeki hava, keskin, metalik bir tada dönüştü. Leyla… O isim, yıllar öncesinden gelmiş bir çığlık gibi ona çarptı. Aklının arka odalarında, annesinin fısıltıları, eski bir fotoğraf, babasının gölgesinde kalan bir kadının adı vardı. Ama Leyla mı? Aylin mi? Hangisi? Yıllar, isimleri yuvarlamış, kenara atmıştı.

“Leyla nasıl bir isim?” Eren zorladı, daha fazlasını öğrenmeye aç bir avcı gibi. “Sirkülasyonun detayları var mı? Paket neydi, kim aldı? Emir sonrasında ne yaptı?”

Umut hortladı. “Emir teslim etti. Sadece bir kod aldılar. Kadir, teslimattan sonra ofisteki eski dolaptan bir zarf çıkardı; zarfın içinden bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta iki kişi vardı — biri Kadir, diğeri… yüzü bulanık. Ama Kadir, fotoğrafa bakarken ağzını buruşturdu. Sonra, ‘Leyla,' dedi. Çok yavaş. Ve sonra, ‘Artık herkes için kapanmıştır.’”

Eren parmak uçlarıyla masaya vurarak bir çatlak sesi çıkardı. Duyduğu hiçbir şey açık değildi; her şey bir labirent, her odada bir anahtar. “Leyla—” Eren kelimeyi ağzına aldı, tadını kontrol etti. Tanıdık ama biraz uzak. Bir yankı. “Leyla’yla ne alakası olabilir Kadir’ın? Neden ismini söyler?”

Umut gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorum. Ama Emir daha sonra ağlıyordu. Evine döndüğünde karısı onu sorguladı. Ben de gördüm; yüzü mosmordu. Ertesi gün işe gelmedi. Bir daha da gelmedi.” Umut’ın sesi kırıldı. “Kadir’ın etrafındaki işler hep böyle. İnsanlar gelip gidiyor. Bazıları gömülüyor, bazıları ortadan kayboluyor.”

Eren’in aklı arka arkaya pencerelerde beliren ışıklar gibi yanıyordu. Her ışık bir ihtimal: Leyla bir isim miydi, bir kod mu, bir yer mi, bir kişi mi? Kadir’in son sözü — “Artık herkes için kapanmıştır” — dişlerinin arasına bir kilit gibi sıkıştı.

Eren bir adım daha yaklaştı. Gözleri Umut’un gözlerinin içine yapıştı, sıcak ve acı. “Emir’in karısı ne dedi? Bir şey duydun mu? Bir isim daha mı geçti?”

Umut biraz çekingen, sonra sözcükleri birikmiş bir nehrin kapısını arar gibi boşalttı. “Emir, karısına sadece, ‘Onlar benden bir şey istedi, senin adın geçmedi,’ dedi. Karısı, ‘Leyla mıydı?’ dedi. Emir cevap vermedi. Sonra o gece… telefon çaldı. Emir aldı. Kısa konuştu. Sonra bulunduğunda, telefon hâlâ elindeydi. Ekranında bir numara vardı; 06 ile başlıyordu. Ama numarayı görsem bile söylemem. Korku değil; şeytan gibi bir his. O gece karısı… ertesi sabah biz onu bulduk, marketin arkasında baygın. Ağzından bir isim döküldü — ama ağzında bir tuhaflık vardı, kelime düzgün çıkmadı. Sadece heceler: ‘Ay—…’ sonra sustu.” Umut başını iki yana salladı. “Ben duydum. Ben duydum ama tam değil. Sadece heceler.”

Eren’ın nefesi kesildi. Ay—… ilk hece, kaburgalarının içinde yankılandı. Aylin mi? Ayşe mi? Ayla mı? Yüzünün bir köşesinde annesinin eski bir portresi beliriyordu; saçlarının uçları ıslak, gözlerinin kenarında tuzlu çizgiler. Eren henüz ne düşündüğünü bilmiyordu. Yalnızca bir ışığın başka bir gölgesini yakalamıştı.

“Emir’in karısı hangi heceyi söylemişti?” Eren basınç uyguladı. Soru bir bıçak gibi keskinti.

Umut bir an baktı, sonra gözleri doldu. “Sadece ‘Ay—’ dedi. Sonra ağzını kapattı. Daha fazla gelemedi.” Umut’ın elleri titredi; sigara izmariti kül tablasına düşerken bir buhar gibi söndü.

Eren’in kalbinin içinde bir kapı aralanıyordu. Ay—. Her şeyin ortasında annesinin adı, yıllar önce fısıldanmış bir hazine gibi duruyordu. Bir anlığına bütün şehir sustu; çay ocağının radyosu, uzak motorsikletlerin uğultusu, Umut’un titreyen nefesi — hepsi bu tek heceye kilitlenmişti.

Eren masadan kalktı. Zarfı cebine geri koyarken Umut’a bakmaya devam etti. “Bunu kimseye söyleme,” dedi. Sesi bir sivri uç gibi. “Giderken, telefonunu kapat. Evine gittiğinde, eğer bir şey olursa, beni ara.”

Umut başını salladı. “Söyledim zaten çoğunu. Kimseye söylemeyeceğim. Ama bilmeni isterim — Kadir’ın ofisinde bir kutu var. İçinde eski mektuplar, fotoğraflar; biri uzun zamandır saklanıyor. Kadir onları bir daha eline alırsa… pek çok kapı açılır.”

Eren kapıdan çıktı. Gece onu tekrar kucakladı; rüzgâr ceketinin yakasına daha sert vurdu. Boğaza bakan bir kaldırıma yürüdü. Deniz, geceyi yuttuğu yavaş bir soluk gibiydi; dalgaların çatırtısı uzaktan bir mesaj taşıyordu. Eren’in aklında tek bir hece çınlıyordu: Ay—.

Telefonu cebinde titreşti. Ekranda yalnızca bir numara vardı; Kadir’ın ofisinin şifrelenmiş hattı. Eren telefonun ekranını kapattı; istemiyordu. Bilginin kendisi bir tuzak olabilir, bir kapı; kapıyı açmak mı, yoksa kapatmak mı gerektiğini bilmiyordu.

Bir an durdu. Kıyıya vuran soğuk nem saçlarını ıslattı. Göğsünde, annesiyle ilgili kırıntılar bir araya gelip bir gölge oluşturuyordu. Bir koku, bir hece, bir resim — her biri bir sarmalın halkasıydı.

Umut’un ağzından çıkan son hece, geceyi deldi: “Ay—”

Eren dudaklarını büzdü. O hece kafasının içinde kımıldadı, büyüdü. Bir isim arkasında soluk bir iz bıraktı, kendi geçmişinin kapısını aralayabilecek kadar ısrarcı.

Rüzgârın taşıdığı bir şüphe, Eren’in kulaklarında çınladı. Leyla mıydı? Aylin mi? Veya başka bir şey miydi? Umut’un anlattığı o parçalanmış hece, gece boyunca Eren’e takip edilecek bir iz gibi yapıştı.

Ve o anda, Umut’un yüzünde beliren abartılı bir kaygı, Eren’in dudaklarından çıkan sessiz kelimeyle çakıştı: “Ay—”

Hava bir an dondu. Umut’ın hikâyesi, Eren’in geçmişine kadar uzanıyor muydu? Islak bir fotoğraf kenarından fırlayan bir isim, bir kutunun içinden çıkan bir mektup, Kadir’in kalemiyle çizilen bir imza — hepsi bir zincirin halkaları mıydı?

Eren ilerdeki bir ışığa baktı; o ışık, bir yargının parıltısıyla titriyordu. Ağzını açtı, tam bir soru sormak üzereyken Umut’un sesi rüzgârla birleşti — ve hece, gecenin içinde asılı kaldı.

“Ay—”