Chapter 10
Eren fotoğrafın ortasına bakarken zamanın inceldiğini hissetti; içerideki görüntü, süt beyaz bir film şeridi gibi yavaşladı. Parmak uçları titredi; nefesi boğuk, göğsü daraldı. Fotoğrafın minik, kapkaranlık bir köşesinden bir şey sarkıyordu — ince bir zincirin ucunda kıvrılmış, tanıdık bir kemer gibi; annesinin kolyesinin halkası olabilirdi.
Işığı biraz daha yana çekti, telefonunun el fenerini Pantolonunun cebindeki eski antika büyüteç gibi kullanarak. Fotoğrafın dokusunun altında bir şey daha vardı; metalik bir parlama, yakından bakınca bile gözden kaçan, ama orada: kolyenin kenarı, bir defa parladı mı bekliyordu. Eren'in boynunda bir telin gerilmesi gibi, bütün vücudu gerildi.
Annesinin sesi belirdi sanki; uzak, kırık: "Sakla Eren." O ses, küllenmiş bir demiri kızgın suya bırakır gibi ısısını geri getirdi. O an bildi; kolye vardı. Kader, namus, yemin — tüm kelimeler tek bir yöne eğildi: bul.
Ceketini omzuna attı. Fotoğrafı, üzerinde annesinin adının yazılı olduğu sararmış zarfla birlikte cebine sıkıştırdı. Apartmanın merdivenleri dar ve kara bir kuyu gibiydi; her adımında demir darbeleri gibi bir şey ritmini bozdu. Dışarıdaki gece nemliydi; martı çığlıkları uzaktan geldi. İstanbul hâlâ uykusuzdu ama Eren'in ihtiyacı olan şey onun uyanıklığıydı.
Gözleri plan kurarken, bir liste çıktı ağzından sessizce: fotoğrafın çekildiği kişinin adı — fotoğrafın çıktığı yer — kimler taktı, kime geçti. Önce kaynağı tespit edecekti; fotoğrafın küçük köşesine bakar bakmaz bulmuştu bir ipucunu: köşede basılı bir stüdyo adı, yarı silik, "İzzet Fotoğraf Atölyesi".
Kadıköy. Eski bir sokak. İzzet'in adı birileri için sadece eski gazetelerdeki bir damga, şehirdeki çaycıyla aynı hocolate — ama Eren için şimdi altın biletiydi. Araba kullanmadan yürüdü; şehrin sıcaklığı yüzüne çarpan bir el gibi, aklı ise buz.
İzzet'in atölyesi, camında sarı ışıklarla sivilcelenmişti. İçeri girdiğinde sanki zamandan bir parça yırtıp içine soktu; duvarlar fotoğraf çerçeveleriyle doluydu, moralama, geliştiricinin kokusu tenine yapıştı. Havada hafif bir kimya, limon-sivinli bir koku; eski banyolarda unutulmuş sabun kadar tanıdık.
İçeride yalnızca İzzet vardı; yüzü, çektiği kareler kadar asidikti. Yılların yorgunluğu gözlerinden süzülüp düşmüştü. Elindeki fıçıdan bir fili eldivenle çıkarırken Eren durdu. Sessizlik ikisinin arasında bir ip gibi gerildi.
"İzzet," dedi Eren. Sesi yumuşaktı, ama bir taşı yerinden oynatacak kadar soğuktu. "Bir fotoğraf istiyorum. Çok önemli bir fotoğraf."
İzzet başını kaldırdı. Gözleri, Eren'in yüzüne bir harita gibi bakıyordu; çizgiler oradan oraya aktı. "Demir ailesiyle mi uğraşıyorsun genç adam? Onlar için hâlâ fotoğraf çekerim ama... ona para verirsin, her şey çözülsün."
Eren bir adım attı; el çabukluğuyla cebinden fotoğrafı çıkardı, masaya bıraktı. Fotoğrafın üzerinde birkaç parmak izi vardı, Eren'in kendi titrek baskısı. İzzet eğildi, yüzü fotoğrafa yakınlaştı. Yüzündeki ifade değişti; bir an için sevinç, sonra defolmuş çocukluk anılarının öfkesine döndü.
"Bu bir basılıydı," dedi İzzet. "Negatif bende yok artık. Arşivleri toparladık, çoğunu sattık. Ama bu çekildiği gece... hatırlıyorum. Toplantıydı. Demir Vakfı'nın bir etkinliği. Orada çok insan vardı."
"Evet," dedi Eren. "Kolyenin son görüldüğü kişi kimdi?"
İzzet gülümsedi ama gülüşündeki dişleri paslıydı. "Ben sadece çekerim, kimseye teslim etmiyorum diye düşünüyorum. Ama bazı fotoğrafları özel istek üzerine direkt olarak verenler olurdu. Hatırladığım kadarıyla... bazı karelerde birisi sürekli yanındaydı. Şu an adını hatırlayamıyorum. İsimler çoktur."
Eren bekledi. Beklemek, onun stratejisinin bir parçasıydı; bir satranç oyuncusunun nefesini tutması gibi, rakibinin hamlesini beklemekti. İzzet ellerini ovuşturdu, bekledi.
"Negatif," diye ekledi İzzet sonra. "Negatifi bulamadım. Yıllar önce kayıtları taşıdık, karıştı. Belki kutulardadır. İstersen ararız. Ama böyle bir fotoğrafın netesi... önemli bir şey mi size?"
"Her şeyim," dedi Eren. "Bul. Hepsi için konuşuruz."
İzzet bir süre baktı. Sonra yavaşça başını salladı. "Ajanda var, bazı isimleri not etmiştim. Gel, bir çay iç, bakarız."
Atölyenin arkasındaki küçük odaya geldiler. İzzet, çekmeceden paslı bir defter çıkardı; kenarları yıpranmış, sayfaları kahverengileşmiş. Eren sayfaları çevirdi; tarihlerin ve isimlerin arasında kayboldu. Vaktin tıkır tıkır geçtiğini hissediyordu.
"22 Mart 2016," dedi İzzet acarcasına. "Demir Vakfı Balosu. Misafirler listesi burada olmalıydı ama... gösteri için bazı isimleri silmiştim. Bir telaş vardı; bazıları görünmesin istemişti. Ama bu karede, evet... birisi kolyeyi taşıyordu."
Eren gözlerini kısarak baktı. "Kimin kolunda duruyordu? Kim çıkıyor fotoğrafta yakın?"
İzzet başını hafifçe yana eğdi. "Birini tanıdım. Yüzü... ama ismini silmişim. Bazen bir ismi bilsem de yazmazdım. O gece herhangi bir gariplik oldu. Kolyenin parıltısı dikkat çekmişti. Birisi onu elinden almak istemiş, sonra... işte."
Eren havayı içine çekti; zincir gibi bir düşünce kafasını sardı — kimin elinden alındığı, kime verildiği, kimin sakladığı. "Bu ismi neden silmiştin?"
İzzet bakışlarını pencereden dışarı çevirdi; gözleri uzaklara kaydı. "Çünkü o ismi yazdığımda korktum. O isim, Demir ailesi için yıkıcı olurdu. Notun yanında 'verildi' yazıyordu. Sonra biri geldi, o sayfayı yırtıp aldı. Ben de... sustum."
Eren'in akciğerlerinde bir şey kıvrıldı; adın ağırlığını hissetti. "Kim geldi İzzet? Kim aldı?"
İzzet elleriyle yüzünü kapadı. "Kadir Demir'in adamları. Akrep gibi döndüler. Benim gibi küçük bir fotoğrafçı yanlış isimlere bulaştı mı... anında kaybedersin. O gece bir isim vardı. Şimdi fark ediyorum ki o ismin ne kadar tehlikeli olduğunu bilmeden onu silmiştim. Eğer o ismi söylersen seni de bulurlar." Dudakları titredi.
Eren anladı. Sessizlik bir çelik tel gibi gerildi. Yine de sordu; sormaktan başka bir şey bilmiyordu. "İpucu ver. Bir yüz, bir takı, bir yara izi — bir şey."
İzzet nefes aldı. "Çektiğim karede, kolyenin ucuna tutturulmuş küçük bir kart vardı. Kartta bir nota benzer bir şey—bir harf. Bazen böyle küçük bir şey gözden kaçar ama ben baktığımda 'N' harfini gördüm. 'N' ile başlayan bir isim olabilir. Ama belki de rastgele bir işaretti; belki de sahteydi."
'N' harfi. Eren'in beyninde deri üzerinde bir iz gibi yanmaya başladı. N... Nazlı? Nazım? Necla? İçine dolan bir isim vardı; küçükken kulaklarına fısıldanan bir ses. Nazlı.
"Negatifi bulalım," dedi Eren. "Hemen."
İzzet başını kaldırdı; yüzündeki çizgiler biraz gevşedi. "Kutuları depoda karıştırmam lazım. Yardım edersen daha çabuk olur. Ama dikkatli olmalısın. Ben seni korumam." Gülümsedi ama gülüşü kırılgandı; küçük bir rıza gibiydi.
Depo soğuktu; eski çerçevelerin arasından rüzgarın sesi geçiyormuş gibi, ince bir uğultu vardı. Tozun kokusu burun deliklerini doldurdu. Bir kutuyu açtılar; içinden reklam afişleri, kartlar, sararmış kâğıtlar çıktı. İzzet bazı negafifleri gösteriyordu; Eren tek tek aldı, aradı. Her negatif bir dünya saklıyordu; her dünyada bir keskin bakış, bir el, bir gölge. Saatler geçti gibi geldi ama aldıkları nefesler aniden kısaldı.
İzzet bir kutuyu çekti: "Bunlar." Elleri titredi. Negatifin ilk çerçevesini uzattı; Eren, safelenmiş bir büyü gibi, ışığın altına tuttu. Film şeridi yavaşça parladı; kare kare ortaya çıkan görüntüler birinin anılarını açar gibi yoğunlaştı.
Ve orada — orta karede — kolyenin ucunda bir parıltı, biraz daha netti şimdi. Eren akciğerlerini sıkıştırarak eğildi. Kare büyüdükçe, arkadan yansıyan bir yüz şekli daldı: camın, sigara dumanının, bir şampanya kadehinin kırdığı bir yüz. Gülüş çizgisinin hemen yanındaki küçük ben, Eren'in zihninde bir çan gibi çaldı. O ben, yıllarca kaplanmış, küçük bir hatırlatıcının adıydı.
İzzet fısıldadı, "Bak. O ben. Sol yanağında... küçük bir nokta gibi. Hep aynı yerde."
Eren'in parmakları negatifin kenarını kavradı. Bir yandan değil, tüm bedeniyle gördü; yüz, tüy gibi hafif, ama belirgindi. Saç kesimi, kulak hizasındaki birkaç tel, bir küpe... Nazlı'nın küpesi olabilirdi. Küçük bir hilal şeklinde, eski moda.
Eren'in kalbi bir denizaltı düğmesine basılmışçesine aşağı bastı. Nazlı; isim kulağında yankılanan bir bomba gibiydi. Nazlı, çocukluğunun bütün barut kokulu oyunlarını, paylaştıkları sırları, onun için annesinin bir arka planı haline gelen sıcak yüzü hatırlatıyordu. Nazlı, tahta bir salondan koşup ona saklambaç içinde bir şaka yapan kıza benziyordu; sonra bir sabah kaybolmuştu. O günler bir karton kutun içine sıkışmış bir oyuncak gibi kalmıştı.
"Bu... o olabilir," dedi Eren savaş meydanında bir komutanın sessizliğiyle. Sesinde titreme vardı; titremeyi asla göstermek istemezdi ama gösteriyordu. "Nazlı mıydı? Sonra gördün mü onu İzzet?"
İzzet gözlerini kapadı. "O gece fotoğrafları teslim ettim. Ama bazı kareleri Demir'in insanları paketten seçti. O isim silinmişti. Sonra Nazlı ortadan kayboldu. Bir süre sonra, ismi telgraf gibi ortadan uçtu. Sokakta birileri ona baktı; sonra sustular. Ben de sessiz kaldım."
Eren ciğerlerini balon gibi şişirdi. Dışarıdan bir araba gürültüsü geldi, şehir her zamanki gibi kendi işini görüyordu. Ama Eren için dünya küçülmüştü; Nazlı ile annesinin kolyesi arasındaki çizgi, bir çizginin köprüsü gibiydi. İki hat, aynı düğümü oluşturuyordu.
"Sen bilmiyor muydun?" Eren sordu. "Nazlı'nın Demir'le bir bağlantısı vardı mı? Neden adı orada?"
İzzet bir an için cevap vermedi. Sonra yavaşça, "Nazlı... Demir ailesine hizmet eden biri değildi. O, özel hayatında... bazı insanların gözetlediği biriydi. O gece de oradaydı; bir sebeple kolyenin olduğu masanın yanındaydı. Sonra bir daha görmedim onu."
Eren'in başının içinde bir şey tıkandı; her parça yerine oturuyordu ama daha da fazla soru doğuyordu. Neden Nazlı? Neden kolye onunla ilişkilendirilmişti? Ve en acısı: Nazlı hayatta mıydı? Yoksa kolye, o kayboluşun bir parçası mıydı?
Tam o anda İzzet masanın çekmecesinden ufak, kahverengi bir zarf çıkardı. Zarfın içinde sararmış bir kâğıt vardı; üzerinde titrek bir el yazısıyla "N—" harfi görünüyordu. Eren dizlerinin titreyişini bastırdı.
İzzet gözlerini Eren'e dikti. "Eğer bu ismi öğrenirsen, bir kapı açarsın. O kapıyı açtığında bazı insanların duvarlarının yıkılmasına neden olursun. Hazır mısın?"
Eren hiçbir kelime söylemedi. Hazır olup olmamak, artık bir tercih değildi; bir gereklilikti. Annesine verdiği söz gecenin soğuk bir köşesinden onu izliyordu.
Telefonu cebinde titredi. Ekranda bilinmeyen bir numara. Eren bir an durdu, sonra numarayı kapadı. Belki bir uyarıydı. Belki Kadir'in adamları. Belki Nazlı'nın kendisiydi.
"İsim ne İzzet?" dedi Eren sonunda, sesini olabildiğince yumuşatarak. Onun dünyasını bir haritaya dönüştürecek tek şey o isimdi.
İzzet derin bir nefes aldı. O an atölyenin kapısı hafifçe aralandı; camdan sokak lambalarının şeridi içeri sızdı. İzzet dudaklarının arasından bir kelime döküldü, tozla karışmış, eski bir gamzeyle: "Nazlı."
Eren'in dünyası durdu; odanın sınırları bir an için yok oldu. Nazlı. Islak bir tuz gibi, dudağının kenarına yapıştı. Tıpkı annesinin kolyesi gibi, bir isim sanki gövdesine saplandı.
Ve o anda, kapı tamamen açıldı; soğuk bir gölge, eski bir ceketin manşetinden sızan ter gibi, içeri kaydı.
İzzet başını kaldırdı. Eren de. Kapı pervazında bir siluet duruyordu; siluet, İzzet'in hayatında unutulmuş bir geçmişin gölgesiydi ve arkasında şehrin gece sesi vardı.
Siluet konuşmadan önce, Eren'in içindeki tüm hesap kitaplar çöktü. Hangi ses çıkacaktı? Kadir'in adamlarının, bir tehdit mi? Yoksa Nazlı'nın kendi sesi mi?
İzzet fısıldadı, "Gelme," dedi. Ama sesinde artık geri çekilme yoktu.
Kapı aralığından sızan kişi adımlarını attı. Gölgelerin arasından çıkan o yüz, beklenmedik bir tanışıklığın soğuk şokunu verdi.
Eren nefesini tuttu. Ve o yüz, bu şehrin en eski çürük sırlarından birini taşıyordu.
"Seni arıyorduk," dedi kişi. "Nazlı ile ilgili bir şey mi öğrendin?"