Chapter 5
Dışarıdaki şiddetli rüzgar, yüksek camdan içeri süzülür gibi tuhaf bir uğultu yaratıyordu. Hazal, ardında bıraktığı yağmurun soğuk ısısının izlerini hâlâ teninde taşıyor, ciğerlerine çektiği her nefeste bu yeni hayatın ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Emre Demirhan’ın devasa rezidansının koridorları, neredeyse insanı içine çeken bir sessizliğe bürünmüştü. Aydınlatmanın kısık, hafif sarı tonu, sarmaşık desenli halının yumuşaklığı, büyük ama soğuk bir yalının sıcaklıktan uzak kılığını veriyordu.
Hazal, uzun, dik merdivenlerden çıkarken topuklarının ayak sesleri ürkütücü bir yankı bırakıyordu. Kalbi göğsünde düzensiz atıyor, irkiliyordu bazen. Her adımında içinde gizli bir korku dalgası yükseliyordu. Buraya ait olmadığı, buranın karanlığıyla henüz uyum sağlayamadığı çok açıktı.
Emre yavaş yavaş huzursuz bakışlarını onun üstünden çekip, oturma odasının devasa koltuğuna sessizce oturdu. Odanın köşesine yerleşmiş büyük ve koyu renk mobilyalar, daha da kasvetli bir havayı perçinliyordu. Pencereden dışarı bakarken, İstanbul’u saran gece sisinin içinde kaybolmuş sokak ışıkları veya alt katlardaki trafik sesi, bu odada bir yabancılık hissi yaratıyordu sanki.
Hazal, çantasını ağırlaştıran umut ve korkuyla birlikte yere bıraktı. Karanlığın içinde, titrek bir lambanın donuk ışığı altında derin bir nefes aldı. “Emre… bu ev… çok farklı. Sanki her köşesinde fısıldayan bir sır saklanıyor," dedi sessiz ve kırılgan bir sesle.
Emre, son derece kontrollü hareketlerle başını hafifçe çevirdi, derin bir nefes aldı ve soğuk bir tebessümle karşılık verdi: “Burada her şeyin bir bedeli var, Hazal. Ve bu ev, sadece taşlardan ibaret değil. Bu duvarların ardında görmek istemediğin gerçekler saklı.”
Söyleyişindeki soğukluk, Hazal’ın içindeki karanlığı biraz daha büyüttü. Bir anlığına kendini zor elde tutarken, derinlerde bir yerlerde ona meydan okuyan o ürkütücü çekim geldi yüzüne, dayanamadı: “O gerçekleri paylaşacak mısın?” dedi, sesi sanki imkânsız bir dilekte titriyordu.
Emre’nin gözleri parladı, ama sessizdi. Gece ilerledikçe içlerinden geçen bu kelimelerin yükü adeta ağır bir gölge gibi üstlerine çöktü.
Hazal, istiflenmiş valizlerini sessizce açmaya başladı. Odanın öteki ucundaki eski ahşap şifonyerin yüzeyi, aylar hatta yılların tozunu taşıyordu. Tozlu bir kitap açar gibi zarifçe elini oraya koydu, parmak uçlarıyla hafifçe itip çekti bir çekmeceyi… İçi boştu.
Sonra, gözleri odaya yayılmış küçük detaylarda durdu: Halının kenarında yamuk döşenmiş bir musluk, duvarda eski ve solgun bir tablo, yerlerde titreşen hafif bir esinti... Bu ortamın hissettirdiği rahatsızlık, canı sıkıcı küçük bir fısıltı gibiydi.
Aniden, evin derinliklerinden, ahşap zeminlerin buruk gıcırtısı duyuldu. Hazal dondu kaldı; sesi duyulsa da kimse ortada yoktu.
“Kimse yok, sadece rüzgar…” diye fısıldadı kendine. Ancak bu söz onu rahatlatmadı. Emre’nin sessizliği ve yüzündeki katı ciddiyet, her şeyin göründüğünden daha karmaşık olduğunu işaret ediyordu.
Gece boyunca bir türlü uyuyamadı. Üst kat koridorun sarsıntıları, bazen kapıların gereksiz yere gıcırtıları, her ses Hazal’ın kulak zarı gibi hassaslaştı. Elleri titrediğinde ve alnındaki külrengi saç telleri yüzüne yapıştığında, hayatta şimdiye kadar duyduğu en soğuk yalnızlığı hissetti.
Tam uyumaya başladığında, aniden yatak odasının kapısı hafifçe aralandı.
Hazal, kalp atışlarının şaklamasıyla yatağında doğruldu. Hafifçe batan o ışık huzmesi ve kapıdan sızan ince sessizlik, odanın sıcaklığını ansızın düşürmüştü.
Bembeyaz terlerle kaplı elleriyle yatağın ucundaki eski, pirinç saplı kutuya çekti kendini. Kutunun üzerindeki karmaşık kabartmalar, sanki onu yıllarca hep izleyen gizemli gözler gibiydi.
Hazal titreyerek kutuyu açtı.
İçindeki ilk nesne, hafifçe eskitilmiş bir mektup yığınıydı. Mürekkepten sararmış kağıtlar usulca odaya hafif bir mürekkep kokusu yaydı. Ellerinin arasında titreyerek kaydırdığı mektuplar, birbiri ardına düşmeye başladı ama arka planda başka bir ışık yoktu.
Kutuya baktığında, en altında, küçük, parlak ve siyah bir nesne olduğunu fark etti.
Bir takı mıydı? Yoksa… çok daha fazlası mı?
Hazal’ın nefesi kesildi. O an kendini kovalamakta olduğu tüm bilmecelerin ve sırların tam merkezinde gibi hissetti. Gözleri, deniz kadar derin karanlıkta, o kutunun esrarengiz içeriğine dikildi.
Derin bir tedirginlikle, tam elini siyah objenin üzerine götürdüğü anda, koridorun diğer ucundan güçlü bir adım sesi yankılandı.
Hazal dondu kaldı.
Kapı, ardında sakladığı sırlarla birlikte geceyi titretmeye devam ediyordu.