Chapter 4
Emre’nin gözleri, loş lamba ışığının altında sabit bir şekilde Hazal’ınkilerindeydi. Sesindeki ağırlık, boğazına dizilmiş yitik kelimeler gibi tıkalı kalmıştı.
“Bunu bitirmeden önce, bilmen gereken bazı şeyler var,” dedi.
Hazal’ın kalbi, boğazına kadar yükselmiş bir sessizlikte çarptı. O an, odadaki hava bile ağırlaşmış, nefes almak neredeyse zorlaşmıştı. Kendisini esir almış bir fırtınanın önünde, kırılgan bir yaprak gibi titriyordu. Dudakları suskunluğunu bozmaya çok yakındı ama sanki biraz daha fazla dinlemeli, belki bu gerçeklerin katmanlarını hafifletebilirdi.
Emre eliyle masanın ortasındaki orta kalınlıktaki sözleşmeye işaret etti. “İmzaladıktan sonra hayatın tamamen değişecek. Artık sadece senin değil, ailenden herkesin kaderi bu kağıdın üstünde yazılı.”
Kelimeler, resmi ve soğuk olsa da vücut dilinde bir uyarı vardı, ince bir gölge gibi. Hazal, şu ana kadar Sagittarius rezidansının neredeyse steril sessizliğini deli rüzgarlar gibi kesen düşüncelerle boğuştu.
“Seninle yapılacak bu sözleşme...” Emre’nin sesi hafif titredi, ama gözündeki kararlılık sapasağlamdı. “Sadece bir evlilik değil. Planlanmış, kusursuz bir düzen.”
Hazal, imza kalemini eline aldığında bile parmakları titriyordu. “Ve ya reddedersem?”
“Reddedersen geriye dönüş ya... ya da daha kötüsü,” Emre duraksadı. “Ailenin durumu, senin kararına bağlı. Sana söyledim, bu sadece senin değil herkesin kurban olacağı bir pinpon topu değil.”
“Yani...” deyip cümlesini tamamlamak istercesine ağzını açtı Hazal. Boğazında tıkanan kelimeleri nefes alıp söndürerek susturdu. Sonra masaya eğildi, kalemin ucunu kağıdın ilk boş yerine götürdü. Soğuk, metalik tuş sesi odada yankılandı. Kalem kağıda dokundukça sanki dünyası biraz daha değiştiriyordu.
Fakat işte o an kapı arkasından hiç beklenmedik bir tempoyla vuruldu. Ürkütücü bir tıkırtı, sözleşmenin tamamlanmasını yarıda keser gibi yankılandı.
Hazal, kalemi elinden yuvarlanır gibi düşerken gözlerini kapıya döndü.
“Kim o?” diye sordu Emre, yüzünde aniden sertleşmiş bir karanlık iz.
“Bilmiyorum,” dedi Hazal titrek bir sesle. “Ama... ihbar gibi bir şey.” Elleri hâlâ kalemden uzak duruyordu. Parmaklarını birbiriyle ovuştururken titreme hafiflemişti ama içindeki fırtına daha yeni başlamıştı.
Kapı yavaşça aralandı, sarkmış kemikli bir adam belirdi. Elinde zarf vardı, yüzü yorgun ve ifadesi korkuyla çizilmişti.
“Bay Yılmaz’ın ailesine ulaşmanız gerekiyor. Çok... çok acil,” dedi ve zarfa işaret etti.
Hazal’ın yüreği bir kez daha düğümlendi. Zarftan çıkan soğuk rüzgar, yıllardır gizlediği karanlık gölgeleri tekrar üzerine çağırıyordu.
Emre’nin bakışlarında ilk defa kıvılcımlanmış bir kaygı vardı. “Bu , senin düşündüğünden daha karmaşık Terram,” dedi ve zarfa doğru uzandı ama Hazal’nın o hareketine engel oluyordu.
“Hayır,” dedi sertçe. “Ben önce okumalıyım.”
Zarfı açtığında içinde bir dizi fotoğraf vardı. Üzeri karalanmış yazılar, belirsiz haritalar ve karanlıkta kaybolmuş bir aile evinin görüntüleri. Sonra, alt köşede küçük bir not:
“SÖZLEŞMENİN GÖLGESİNDE, BİLİNMİŞ OLANLARDAN DAHA FAZLASI VAR. HEM SEN HEM AİLEN TEHLİKEDE.”
Hazal gözlerine inanamadı. Parmağı titreyerek notu kaptığında, vücudu buz kesmişti sanki.
“Bize gelen bu, bir başlayan bir savaşın ilk habercisi mi?” Emre sordu, sesinde olağanüstü bir ciddiyet.
Hazal dudaklarını ısırıp yavaşça başını salladı. Dışarıdan ince ince karanlık yağmur damlaları pencerelere vuruyor, Istanbul’un soğuk ve rüzgarlı geceyi daha da karanlıklaştırıyordu.
Bütün dünyanın ağırlığı omuzlarında, onun yeni hayatının ilk günüydü. Ve bilmediği karanlık sırlar, yavaş yavaş gözlerini açıyordu.